Slider

UYDURULAN DİN VE KURANDAKİ DİN

KURANDAKİ DİN

UYDURULAN DİN

FAİZ VE KÖLECİ BANKALAR

ŞİRK AFFEDİLMEZ !

KALK VE UYAR

EVSİZLERE YARDIM

» » 16/40 : Sünnet Kavramı


bit.ly/sunnet-kavrami

“Sünnet” kelime olarak “tarz, metot, yol ve tavır” manalarına gelir ve toplulukların devam edegelen davranışları anlamında da kullanılır. “Sünnet” ifadesi Kuran’da, sıkça; tek geçerli sünnetin “Allah’ın sünneti” olduğu ve “Allah’ın sünneti”nde değişiklik olmayacağını ifade etmek için kullanılmıştır.


Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın. Allah’ın sünnetinde dönüşüm de bulamazsın.
35- Fatr Suresi 43

Daha önceden gelip geçenler hakkında Allah’ın sünnetidir. Allah’ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın.
33- Ahzab Suresi 62


Kuran’da “sünnet” kavramı bu şekilde kullanılırken, geleneksel anlayışta “sünnet”, Peygamber’in fiillerini anlatmak için kullanılır. Sünnetin üçe ayrılıp incelenmiş olduğunu görüyoruz. Fiil halinde sünnet (es sünnetul fiiliye), sözlü sünnet (es sünnetul kavliye) ve sessiz kalarak gerçekleşen sünnet (es sünnetul takririye). Birincisi Peygamber’in davranışlarını, ikincisi Peygamber’in sözlerini, üçüncüsü ise Peygamber’in yapılışını görüp de yasaklamadığı davranışları belirtir. Aslında sünnetle kastedilen temelde hadislerdir. Hadisler, Peygamber’in söylediği söz; sünnet, yaptığı fiiller manasında kullanıldığı için arada bir fark olduğu zannedilebilir. Oysa sünnet olduğu iddia edilen tüm davranışları (Kuran’ın dışındakileri) bize ulaştıran tek kaynak hadis kitaplarıdır. Peygamber’in söylediği her hadis de sözlü sünnet sayıldığı için hadis yerine sünnet, sünnet yerine hadis kelimelerini koyduğumuzda aynı şeyleri anlarız. Dr. Subhi es Salih’in “Hadis İlimleri ve Hadis İstilahları” kitabının 1. sayfasında şöyle denir: “Hadisçilerce, bilhassa müteahhirin hadisçilerce, hadis ve sünnetin biri diğerinin yerinde kullanılan iki kelime olduğu kabul edilmiştir.” Sonuçta, kitabımızda, Peygamberimiz’e iftiralarla dolu olan hadislere yaptığımız her eleştiriyi okurken “hadis” kelimesi yerine “sünnet” kelimesini de koyarsanız aynı neticeyi almış olursunuz. Bu yüzden bundan önceki bölümlerde Kuran’ın yeterliliğini, hadisin yani sünnetin Kuran’la, mantıkla, kendi içinde çeliştiğini, Peygamber’in ve dört halifenin döneminde Kuran dışında bir dini kaynak yazdırılmadığını, Emeviler’in ve Abbasiler’in döneminde hadis, sünnet gibi başlıklarla insanlara Arap örf ve adetlerinin, Emeviler’in ve Abbasiler’in hayata bakış açısının “din” diye kabul ettirildiğini bir daha hatırlayın. Ayrıca mezhepçi bir din anlayışını benimseyenlere şu soruyu sorun: Madem Kuran’daki farzlar, tavsiyeler, ibadetler dışında “sünnet” başlığıyla sevapların, ibadetlerin olduğunu iddia ediyorsunuz, niye Kuran’da “sünnet” kelimesi bu manada kullanılmıyor? 6500 civarındaki Kuran ayetinden hiç değilse bir tanesinde “sünnet” diye sizin anlattığınız şekilde bir kavram tarif edilemez miydi? Kuran’da 30’dan fazla kez geçen “hadis” ve defalarca geçen “sünnet” kelimelerinin nasıl geçtiğini önceki bölümlerde gördük. Bugün kullanılan manasıyla hiç alakası olmayan şekilde “hadis” ve “sünnet” kelimelerinin kullanılışı da mezhepçi din anlayışının, Kuran’da (dinde) olmayan kavramları uydurduğunun bir delilidir. Eğer bu kavramlar dinimizde olsaydı, hem isimleri hem nitelikleriyle Kuran’da tarifleri yapılmaz mıydı? Eğer Kuran, bize, böyle en temel konuları bir tek ayetle bile açıklamayacaksa niye indi? Hiç şüphesiz Kuran, kendi ifadeleriyle de belirttiği gibi her şeyi açıklar, tüm detayları verir, Allah’ın dininin tümünü kapsar. Bu kavramların Kuran’da olmayan tarzda ortaya konması, bu kavramların insani ürünler olduğunun (uydurulduğunun) delilidir.





ARAP ADETLERİNİN “SÜNNET” BAŞLIĞIYLA KABUL ETTİRİLMESİ


“Sünnet” diye uydurulanların önemli bir kısmı Peygamberimiz’e iftira olarak uydurulmuş sözlerdir. Bir kısım sünnetlerse; Peygamberimiz’in kavminin veya Araplar’ın veya mezheplerle hadislerin oluştuğu dönem ve bölgedeki adetleridir veya Peygamberimiz’in şahsi tercihlerinden dolayı işlediği fiiller olmasına rağmen dinle alakası olmayan şeylerdir. Cübbe giymek, kabak yemek, yer sofrasında yemek yemek gibi… Bunlar Peygamber’e savaş açan müşriklerin, örneğin Ebu Cehil’in de davranış tarzlarıdır. Kimisi iklimden, kimisi örften, kimisi o yörede yetişen sebzelerden kaynaklanmaktadır. Kuran’ın belirtmediği bu fiillerde ilave bir sevap ummak veya dinle bir alaka kurmak, dine ilave yapmak olur. Kuran her şeyi açıkladığını, tüm detayları verdiğini söylerken; Kuran’ın açıklamadığı tarzda “sünnet” başlığıyla sevap ummak ve makbuliyet edebiyatları da yine Kuran’ın anlattığı dine yapılan ilavelerdir. Allah isteseydi; cübbeyi, kabağı, yer sofrasını ve “sünnet” başlığıyla dine ilave edilmeye çalışılmış gelenekleri de Kuran’da belirtir ve bize nasıl “daha çok sevap kazanacağımızı” gösterirdi. “Sünnetlere uymada sevap vardır, bunların uygulanmamasında günah yoktur” yumuşatmaları da yapılan yanlışı gidermez. Çünkü ister sevap etiketiyle olsun, ister makbuliyet etiketiyle olsun, Kuran’da olmayan bir davranışı dini etiketle sunmak yine dine ilave yapmak olur. (34. bölümde “sünnet” gibi başlıklarla dine sokulan ilavelerin insan yaşamını nasıl zorlaştırıp, yaşanmaz bir hale soktuğunu göreceğiz.) İnsanları Peygamber sünneti diye uydurmalara ve örflere çağıran ve kendilerini Peygamber yolunun takipçileri göstermek için kendilerine Ehli Sünnet adını takıp, aslında Ehli Arabi-örf olanlara; Peygamber sünneti diye Peygamber’e ve dine iftiralarla dolu kaynaklara, Araplar’ın örf ve adetlerine, Emevi ve Abbasi dönemlerinin imalatlarına uyduklarını göstermemiz gerekir. İftiraların dışında, bu uydurmaların diğer bir sebebi ise sahabelerin (Peygamber’i bir kez bile gören Müslümanlar’ın) hatasız kabul edilip, onların da hareketlerinin Peygamberinkiler gibi sünnet olarak değerlendirilmesi olmuştur. Sırf Peygamber’e mal edilmeler neticesinde bile ortaya çıkan yorum hatalarını ve saptırmaları düşünürsek, sahabelerin bu işe katılmasıyla oluşan kaos inanılmaz boyuttadır. Bugün “sünnet” deyince halkın büyük bir kesimi Peygamber’in davranışlarını (sünneti resul) anlıyorsa da, aslında hadis kitapları ve diğer gelenekçi kaynaklarda anılanların bir bölümü sünneti Medine, sünneti Kufe, sünneti Basra diye sahabelere ve Peygamber sonrası ilk dönem Müslümanlarına dayandırılır. Kuran ile yetinmemenin ve Kuran’ın önüne ciltler yığmaya, örfleri dinselleştirmeye yönelik oyunun kutsala fatura edilişindeki başlık, ne yazık ki “sünnet” olmuştur.


SU DURULURSA ZEHİRLİ YILAN FARKEDİLİR


Bir yazar, bu konudaki hatalı yaklaşımları şöyle eleştirmektedir: “Sünneti adettir bu. Oturarak yemişsin, Ebu Lehep de oturarak yer. Arap’ın örfüdür bu. Peygamber’in getirdiği dinden kaynaklanmıyor. Arap’ın örfünden kaynaklanıyor. Şimdi bakın bunlar günlük hayatın basit meseleleri, bunlar yukarılara doğru gidiyor. Ve bakıyorsunuz hukuk hayatının, devlet hayatının en ciddi boyutlarında bile dindir diye ısrar ettikleri şeylerin büyük bir kısmı falan veya filan bölgenin örflerinden ibaret. Bunları Allah’ın dini diye savunmaya kalktınız mı hem kendinize zulmediyorsunuz, hem yaşadığınız ülkeye, hem de hukuk hayatına kötülük ediyorsunuz. Bakın bunlar bizi nereye götürüyor. Biz Allah’ın gönderdiği ve Peygamber’in gösterdiği İslam’la, o ad altında sahneye sürülen tarihin şurasından burasından devşirilmiş, örflerden ibaret, adı İslam olan şeyi birbirinden ayırt etmek zorundayız. İnsanlık bunu yapmadıkça rahat edemez. İslam dünyası bunu yapmadıkça rahat edemez, biz de yapmadıkça rahat edemeyiz. Tabi bu büyük bir dirençle karşılaşıyor Türkiye’de. Çünkü bunun birbirinden ayrılmamasına bağlı çıkarlar var. Su bulanık olacaktır ki, birisi balık beslerken öbürü de orada zehirli yılanını beslesin. Su durulursa zehirli yılanlar fark edilir. Bunu istemeyenler vardır. Olay bu kadar basit. Bunu sadece dinci yobazlar yapıyor şeklinde de anlamayın sakın! Aslında dinci yobazlar burada kullanılıyor. Bunu büyük ölçüde dinsizlik ticareti yapanlar kotarıyor. İslam dünyasının hemen her yerindeki Kuran dışı yobaz dinciliği besleyenler, uluslararası İslam düşmanı odaklardır. Fikir de, finansman da onlarındır.

Çünkü İslam’ı sahneden kovmanın en emin yolu çirkin göstermektir. Yobaz dincilik ise bu iş için biçilmiş kaftandır. Bağırıp duruyoruz: Müslümanlara tuzak kuruyorlar, bu tuzaklara düşmeyin. Biz düşmeyin dedikçe bir ayağını ökseye yakalatmak yerine iki kanadı, iki ayağı ile gidip düşüyor. Ondan sonra ne oluyor? Olan sizin nezih imanınıza oluyor. Sizin asil ve güzel dininize oluyor. Ondan sonra dinsizlik tüccarı: ‘İşte İslam dediğiniz karanlık ve katran budur, yaşayanları da işte bunlardır, buyurun’ diyor. Sonuç? Sonuç bizim çocuklarımızın sistemli bir biçimde dinsizleştirilmeleri veya başka dinlerin kucağına itilmeleri.”


VEDA HUTBESİ BİLE ÇELİŞKİLİ


Ne yazık ki uydurulan din en çok dinsizlerin işine yaramakta ve kaos olarak sunulan bu dini anlayış yüzünden kitleler dinden uzaklaşmaktadırlar. Bu kitabı yazışımızın bir sebebi de işte bu dinden soğutulan kitlelere, Kuran’ın anlattığı İslam ile uydurulan dinin farkını göstermektir. Kuran’ın dışında ikinci bir kaynak türetmek isteyenler “sünnet” adıyla kutsala fatura ettikleri bu kaynağın gerekliliği için de hadisler uydurmuşlardır. Bu hadislerin en meşhuru Peygamberimiz’in veda hutbesinde söylediği hadistir. Fakat aynı hadisin üç ayrı şekilde nakledilmesi, en doğru hadis olması beklenen veda hutbesine bile güvenilemeyeceğini göstermektedir. Yüz bin kişinin dinlediği söylenen bir hutbede hadisler bu kadar değişiyorsa, bir tek kişiden, o da insan zinciriyle (4. bölümde gördük) gelen diğer hadisleri siz düşünün.


  1. Size bir emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı ki Allah’ın gökten yere uzanmış ipidir. Ona yapıştığınız takdirde asla sapmazsınız.
  2. Size iki emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve sünnetim.
  3. Size iki emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve ehli beytim (ev ahalim).

Bu üç hadisten en az ikisinin yanlış olduğu zaten bellidir. Ehli Sünnet mezheplerin 2.sini, Şii mezheplerin 3.sünü kabul ettiği hadislerin üç formu böyledir. Bizse, en doğru olması gereken, en çok kişinin şahit olduğu, sözlü sünnet olan veda hutbesinde bile böyle bir hata yapıldığını gördükten sonra, 1. hadisin manasının doğru olduğunu daha iyi anlıyoruz. Kuran’ın kendisinin açık, detaylı her şeyi açıklayan olduğunu hatırlayarak bu tabloyu, Kuran’la yetinemeyenlere bir ibret vesikası olarak sunuyoruz.

Daha evvel de söylediğimiz gibi; dinin tek kaynağı Kuran’dır. Hadis ve sünnet tipi kaynaklar ne kadar mütevatir (birçok ayrı hadisle, birçok hadis zinciriyle ulaşan) olurlarsa olsunlar, dinin bir kısmını oluşturamazlar. En mütevatir (kalabalık bir topluluğun naklettiği hadis) olan veda hutbesinin hali, yukarıdaki örnekten bellidir. Hiç kimse yüz bin kişinin dinlediği veda hutbesinden daha mütevatir hadisler olduğunu iddia edemez. Kafamızdaki dini Kuran’da aramayalım. Kuran’ı açıp, dinin ne olduğunu öğrenip, arta kalanları kafamızdan temizleyelim. İllaki falanca şeyi dinde bulacağız diye çırpınmayalım. Kuran dinin hepsidir. Allah isteseydi, kafalardaki falanca şeyleri de din yapardı. Allah’ın din yapmadığını dinde bulmak için bu telaş niye? Dinin tek yapıcısı Allah, dinini Kuran’da açıklamıştır. Örfümüzün, saplantılarımızın dinini istemek yerine, Allah’ın bize indirdiğine yapışalım. Şeyhperestlikten, mürşidperestlikten, “ancak falancalar Kuran’ı anlar ben de falancaları dinlerim” diye falancaperestlikten kurtulup; Allah’ın insanlara indirip, korunmasını vaad ettiği, mantıksız ve çelişkili izahları olmayan Kuran’a yapışalım. Kuran’ın önüne yüzlerce cilt eser koyup, Kuran’ı yüzlerce dini kaynaktan biri yapıp, sonra Kuran’a uyduğumuzu sanmayalım.


KURAN, SÜNNETİ DE KAPSAR


Peygamber’in sünnetine uymamız tabi ki gerekir. Fakat Peygamber’in sünneti (davranışları, tarzı) için de tek kaynak Kuran’dır. Kuran’dan, Peygamber’in vahye uyup kendisinden din uydurmadığını, başları çatlatırcasına dini anlattığını, üstün ahlakını, ibadetlere düşkünlüğünü, sürekli Allah yolunda mücadelede olduğunu öğreniyoruz. Kuran’ın belirttiği her husus, her ahlaki norm aynı zamanda Peygamber’in sünnetidir (davranış şekli, tarzıdır). Yani namaz, oruç, mallardan sarfetmek, sürekli Allah’ı anmak, Allah’ın yarattıklarını düşünmek, sürekli şükretmek, samimiyet, sabır, gereğinde hicret, güvenilir olmak, dürüstlük, cesaret, Allah’a sevgi ve saygı hep Peygamber’in sünnetleridir. Bunlar sünnettir, çünkü bunlar Kuran’da geçer. Oysa Kuran’da geçmeyen sakal, cübbe, elbisenin rengi, yemek menüleri, birçok Arap adeti; tarihin belli bir dönem ve yerinde uygulanmış bile olsalar, dini bir nitelik taşımayan, tarihsel olup dinin evrensel bir hükmü kabul edilemeyecek hususlardır. Peygamber’in tek yazdırdığı ve Allah’ın vahiylerini içeren Kuran, Peygamber’in sünnetini göstermek açısından da yeterlidir. Eğer gerekli başka normlar ve davranış şekilleri olsaydı, Kuran hiç şüphesiz onları da içine alırdı. Kuran kendisini detaylı diye tanıtırken, nasıl olur da dinle ilgili herhangi bir detayı atlar? Kuran’ın atladığı detaylar din olmayan, bizim de atlamamızın hiçbir sakıncası olmadığı, yapmamızda sevap umulmayacak şeylerdir. Bizi kurtaracak olan, Arapperestliğin din diye yutturulmaya çalışılmasının neticesi olan sarıklı, sakallı uydurma sünnetler değil; Kuran’da geçen iman, ahlak, fazilete dair çizilen tablolardaki sünnetlerdir.


Allah size kitabı detaylı bir şekilde indirmişken O’ndan başka hakem mi arayayım?
6-Enam Suresi 114


ÜMMETİN SÜNNETİ


Kuran’da geçmeyen ve “sünnet” başlığı altında sunulan unsurlar; Müslümanlar’ın uygulaması gerekli, hiçbir şekilde değiştirilemeyecek olan evrensel hükümler değildir. Oruç tutmak, sabah namazını kılmak, domuz eti yememek, dürüst olmak gibi; İslam’ın evrensel, bu dünyanın sonuna dek geçerli prensipleriyle bunlar bir tutulamaz. Fakat bu, bu uygulamaların hepsinden İslam ümmetinin vazgeçmesi gerektiği anlamını da taşımaz. “Sünnet” olarak sunulanları üç kategoride inceleyip, bu üç kategoriye de farklı yaklaşımlar göstermemiz gerektiğini savunuyoruz.

Bunların birincisinde, “sünnet” başlığı altında; Kuran’a ters veya insan sağlığına zararlı veya bu ümmetin aleyhine unsurlar dile getiriliyorsa, bunlardan hemen vazgeçmek gerekir. Örneğin kadınların sünnet edilmesi bunlardan birisidir.

İkincisinde, “sünnet” başlığı altında; Kuran’a aykırı olmayan, insana zararı da olmayan, kültürel unsurlar gibi tercihler dile getirilmektedir. Örneğin sakal bırakmak bunlardan birisidir. Bunların dinin evrensel hükümleriyle ilgisi olmadığını belirtmek önemli olmakla beraber, bunlar şahsi tercihler veya kültürel öğelerdir, bunlardan vazgeçip geçmemek, kişilerin şahsi tercihleriyle ilgilidir, bunları din adına ne övmek ne de yermek gerekir.

Üçüncüsünde, “sünnet” başlığı altında; Müslüman ümmetinin ibadetlerine düzen veren, ümmeti kaynaştıran veya Kuran’ın koyduğu ana prensiplere hizmet eden unsurlar savunulur. Bunların da İslam’ın evrensel hükümleriyle aynı kategoride olmadığını belirtmek önemlidir ama “ümmetin sünneti” olarak bu faydalı unsurların muhafazası yararlı olacaktır. Örneğin ezanın bütün İslam ümmetinde aynı formatta okunması; Kuran’a uygun sözlerle ibadete çağrı yapılmasına, ibadete çağrıda bir düzen olmasına ve dünyanın her yanında ümmetin aynı formatla ibadete davetine hizmet etmektedir. Örneğin teravih namazı; Allah’ın daha çok anılması için Müslümanlar’ı toplar, Ramazan ayının ibadetin bollaştığı bir ay olmasına hizmet eder. Namaza düzen veren uygulamalar veya Cuma namazının kılınması için belli bir saatin ilan edilmesi; toplu ibadetlerde kargaşıyı önleyen unsurlar olarak ümmete hizmet etmektedirler. Örneğin Ramazan ve Kurban bayramları; Müslümanlar’ın birbiriyle kaynaşması gibi Kurani açıdan önemli bir ilkeye hizmet etmektedir. Allah’ın anılmasına ve Müslümanlar’ın kaynaşmasına hizmet eden bu tarzdaki “ümmetin sünnetleri”ni muhafaza etmemiz faydalı olacaktır. Fakat bunların İslam’ın evrensel hükümleri olmadığı ve gereğinde bunlarda kimi yeni düzenlemelere gidilebileceği de bilinmelidir. Örneğin ezanın okunmasının yasak olduğu yabancı bir ülkede, namaza çağrı; minarede ışık yakmak gibi bir yöntemle gerçekleştirilebilir. Diğer yandan farzlar gibi bağlayıcı olmayan bu unsurlar terk edilebilir; Kuran’da olmayan namazları istemeyen kılmaz, istemeyen bayramlarda Müslümanlar’la kaynaşma yerine tatilden yana tercihini kullanabilir. “Ümmetin sünneti” esnekliği olan bir alandır, fakat bu alanla ilgili hususların eğer İslam’ın evrensel prensiplerine, Müslümanlar için gerekli düzene ve Müslümanlar’ın kaynaşmasına yol açtığını tespit ediyorsak; bunlardan vazgeçmemek, hatta sahip çıkmak, bizce, aklını kullanan her Müslüman’ın yaklaşımı olmalıdır. Kuran’ın anlattığı bir İslam’ı savunmak, bazılarınca, hatalı bir şekilde, tüm bunlara karşı çıkmak sanılmaktadır. Oysa Kuran’ın savunduklarından olan “adalet” ve “Müslümanlar’ın kaynaşması” gibi hususlar Müslümanlar’ın kimi düzenlemelere gitmelerini gerektirir. (Kuran nasıl mahkeme kurulacağını veya kaynaşmanın şartı olan ortaklıkların hepsinin neler olacağını belirtmez.) Kuran bu detayları vermez; Kuran’ın bu yaklaşımı, bu alanda bir esneklik oluşturarak kolaylık sağlamaktadır. Oluşmuş olan “ümmetin sünneti” bu alanda Müslümanlar’a yardımcıdır, bu sünnette “insani” bir yön vardır, bu insani yön kategorik olan bunları Kurani hükümlerden ayırır, esnek ve değişkenliği mümkün bir alan kılar. Fakat ortak bir yaşam alanı olan bu dünyada “ümmetin sünneti” gibi bir zenginliğe muhtaç olduğumuzu ve bunları değerli kılanın da Kurani ilkelere hizmetleri olduğunu unutmamalıyız.

Kurandaki Din . com 'dan alıntıdır.

«
Sonraki
Sonraki Kayıt
»
Önceki
Önceki Kayıt

Hiç yorum yok:

Eleştiri ve Düşüncelerinizi Paylaşın:

Chrome Pointer