Slider

UYDURULAN DİN VE KURANDAKİ DİN

KURANDAKİ DİN

UYDURULAN DİN

FAİZ VE KÖLECİ BANKALAR

ŞİRK AFFEDİLMEZ !

KALK VE UYAR

EVSİZLERE YARDIM

» » 31/40 : Kur'an ile Mezheplerin Orta Yolu Olmaz


bit.ly/kuran-ile-mezheplerin-orta-yolu-olmaz

Dinin tek sahibi Allah’tır. Allah’tan bize gelen, Allah’ın vahyi olan, dinimizin tek kaynağı ise Kuran’dır. Mezheplerin savunduğu dini yapıda ise; Allah ve Peygamber ve Peygamber’i görenler (sahabeler) ve mezhep imamlarının kararları ve sonraki mezhep imamlarının fetvaları ve görüşleri, hep beraber dini oluştururlar. (Önceden vurguladığımız gibi Peygamber’den kasıt, Peygamber adına uydurulmuş hadislerdir. Yoksa Peygamber kendisi haşa dine ilave hüküm getirmez, uydurulmuş hadislerin sahibi de olamaz). Bu tabloyu bilen ve Kuran’ı dinin tek kaynağı kabul eden Müslüman için Kuran’ın anlattığı din ile mezheplerin dini arasında orta yol bulma şeklinde bir yöntem düşünülemez. Çünkü böyle orta bir yol bulma çabası, Allah yanında diğer hüküm koyuculara az da olsa kapı açmak olur. Kuran tek başına dini oluşturmuyorsa, eğer Kuran’dan anlaşılamayan bir tane bile hüküm yine de dinin bir parçası ve evrensel bir hükmü olabiliyorsa, o zaman aynı mantıkla binlerce hüküm Kuran’ın üstüne ilave edilebilir. Çünkü bir tane bile Kuran’dan olmayan hükmün; ister en mütevatir hadis, ister en köklü gelenek, ister en meşhur uygulama olsun dine ilave olunabileceği düşünülüyorsa, Kuran’ın dinin tek kaynağı olması prensibi bozulur. Bu prensip bozulursa, sonuçta Afganistan, İran tipi yönetimlerde, binlerce hadis kitabı da kendilerince geçerlilik kazanmış olurlar.





İHTİYAÇ YENİ MEZHEP DEĞİL


Mezhepler, Kuran dışı ilaveler yapıp dini kendilerince yapılandırma (bu aslında o dönemdeki bir reformdu) gayretlerini, Emevi ve Abbasi dönemlerinde (Peygamberimiz’in vefatından birkaç yüz yıl sonra) gerçekleştirmişlerdir. Bugün birisinin kalkıp yeni bir mezhep oluşturması veya Sunni, Şii mezheplerin yeni bir mezhebin çatısı altında buluşmasına gayret etmesi hem gereksiz, hem de hatalı bir çabadır. Peygamber’e daha yakın dönemlerdeki mezhep girişimleri ortadadır. Üstelik uydurulan hadisler de hep o dönemin hayata bakışını, Arap mantalitesini, örfünü taşımaktadır. Yeni mezhep oluşturunca bu hadisleri ne yapacaksınız? Onları çöpe mi atacaksınız? Yeni hadisler uydurup, eskileri bu yeni uydurduklarınıza feda mı edeceksiniz? Yeni mezhep oluşturmak ve eski hadislerden yeni hadis kitapları çıkartmak, eski hataların tekrarıdır. Yöntem yalnızca Kuran’ın din olduğunu anlayıp, dini yalnız ve yalnız Kuran ekseninde anlamak olmalıdır. Yani ihtiyaç yeni mezhep değil, Kuran’ın tek kaynak olarak ele alınıp, bu yöntem çerçevesinde dinin anlaşılmasıdır. Kuran’ın bir hükmünün nasıl anlaşılacağıyla ilgili bir anlaşmazlık olursa, çözüm; farklı kişilerin görüşlerinin ortaya konması, halkın mantıklı bulduğunu seçmesidir, yoksa halkın, her konuda, tek bir kişinin veye ekolün tüm izahlarını benimsemesi gibi bir taklitçilik (mukallitlik) hiçbir zaman sağlıklı çözüm olamaz. Bir kişi bir konuda haklıyken, diğeri başka bir konuda haklı olabilir; ayrıca önceden bir yorumu benimseyen kişi sonra fikrini değiştirebilir. İslam’ın, mezheplerin olmadığı ilk dönemlerinde de durum buna daha yakındı, farklı görüşler olsa da, mezhep mukallitliği yaygınlaşmamıştı.

Her dönemde ortaya çıkan fikri tartışmalarda, herkes fikrini ortaya koyarken, fikirlerin ortasını bulduğunu, böylelikle en akıllı olduklarını iddia eden şahıslar türerler. Günümüzde popülist kaygılarla böyle tiplerin türediğini görüyoruz. Mezhepçi İslam uzun yıllar bu topraklarda yaşamış, kendi gelenek ve göreneklerini, halk arasına adet olarak yerleştirmiştir. Dilimizde de bunun örneklerini görmekteyiz. “Hizipçi, fırkacı” manasına gelen Kuran’ın kınadığı bir zihniyetin ifadesi olan “mezhepçi” kelimesi hakaret olarak algılanacağına, “mezhepsiz” kelimesi hakaret olarak algılanmaktadır. Biz farkına varmamamıza rağmen Sunni-Hanefi mezhebinin birçok uygulamasını din ile karıştırmış olabiliriz. Orucu bozanın iki ay oruç tutmak zorunda olması, başörtüsü, hacda şeytan taşlama gibi birçok uygulama; dinin gerçek hükümlerinden bile daha çok dinin kendisi zannedilebilmektedir. Popülist kaygılarla ortaya çıkan ortayolcular şöyle diyebilirler: “Tamam kadının elini sıkmamak saçma ama başörtüsüz kadın olur mu? Zina edeni taşlayarak öldürmekten vazgeçelim ama hacda şeytana iki taş atılsa ne olur?…” Bu ve benzeri izahlarla, Kuran’ın anlattığı din ile mezheplerin dini arasında bir ortayol bulmaya kalkışabilirler.


GÜNEŞ DOĞARKEN KAÇIŞAN YARASALAR


İçinde bulunduğumuz yüzyılda, mezheplerin savunduğu dinin anlatımları; iletişim araçlarının globalleştirdiği dünya, bilimsel ilerleme, sanayi ve bilgi toplumları ile tamamen zıt bir duruma gelmiştir. Bu uyuşmazlıktaki uçurumun büyüklüğü, birçok mezhep savunucusunun inandığının ve yaşadığının farklı olmasına sebep olmuştur. Eğer mezhepler, savunulduğu gibi, Allah’ın dinine eşit olsaydı; hiçbir şart ve durumda mezheplerin uygulamalarından taviz vermemek gerekirdi. Yapılması gereken, mezhepler ile Kuran’ın orta yolunu bulmak değildir. Çünkü Allah’tan olanla, insanların kendi arzularının orta yolunu bulmaya çalışmaları, Allah’ın dinine gerekli değerin verilmemesi demektir. Yapılması gereken, mezheplerin dinde bir sapma olduğunun, bu mezheplerin dine eşitlenemeyeceğinin tespit edilmesi ve mezheplerin yok sayılarak bir kenara atılmasıdır. Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğu anlaşıldıktan sonra yapılması gereken, Kuran’ın açılıp dinin yeni baştan öğrenilmesidir. Daha evvel de dediğimiz gibi mezhepçi-gelenekçi İslamcılar, bu topraklarda uzun yıllar iktidar oldular ve onların izahlarının çoğu da araştırmasız bir şekilde mutlak gerçekmiş gibi algılanmaya başlandı. Gelenekçi-mezhepçi İslamcıların dinselleştirdiği geleneklerin birçoğu; halkımızın da geleneği haline dönüştü. Bu yüzden ısrarla vurguladığımız; Kuran’ı açıp dinin ne olduğunu öğrenmemiz, haramları, helalleri, namazı, orucu, kadının konumunu, sanatın değerlendirmesini, Kuran’ın anlattıklarına göre anlamamız ve dinin yalnız ve yalnız Kuran’dan anlaşılan kısım olduğunu algılamamız çok önemlidir (35, 36, 37 ve 38. bölümlerde Kuran’a göre dinin nasıl anlaşılıp, uydurmaları nasıl ayıklayacağımızın örneklerini görebilirsiniz). Bu anlaşıldıktan sonra dileyen Kuran’la çelişmeyen geleneklerini elbette devam ettirebilir, fakat bu gelenekleri dinden ayrıştıran bir zihne kavuşmak önemlidir.

Bu yöntem, Kuran’ı dinin tek kaynağı kabul etmenin doğal sonucudur. Eğer Kuran’ın tek kaynak olduğu kabul ediliyorsa, o zaman her şey tabi ki bu kabule göre şekillenecektir. Böylelikle dini anlamanın yöntemi de belirlenmiş olacaktır. Bu yöntem ise Kuran’ın, yalnız Kuran’ın temellerinde dini anlamaktır. Dini anlamak da bir yöntem işidir, her bilim dalı da yöntem gerektirir. Bu kitapla yapmaya çalıştığımız da bu yöntemi ortaya koymak, sonra bu yönteme göre sonuca gitmektir. Mezhepçi İslam’ın birçok uydurmasının halk arasında geleneğe dönüşmesi ve sadece Kuran’a gidince ortaya çıkacak radikal değişiklik kimseyi korkutmamalıdır. Çünkü unutulmamalıdır ki Allah’ın dinden muradı budur. Gerekli her şey Allah’ın kitabında vardır. Kuran’da yer almayan detaylar, Allah’ın bizi serbest bıraktığı konulardır. Bu yüzden Allah adına din kurmaya çalışanlar, Kuran’ın önüne geçip mezhep başlığı ile dini bozanlar, sadece Allah’ın kitabına uyup uyduruk mezhepçi dini ellerinin tersi ile itenleri mezhepsiz diye karalayanlar, elbette ki kendi mezheplerinin din anlayışı ortadan kalkarken güneş doğarken bağıra çağıra kaçışan yarasalar gibi yaygara yapacak ve düşmanlıklarını sergileyeceklerdir.


TÜM MESELE YÖNTEMİ BELİRLEME


Tüm sorunların çözümünde yöntemin önemi ısrarla ve ısrarla vurgulanmalıdır. Bunun aksi; kişilerin Allah’ın dinini değil, heva ve heveslerini, geleneklerini, popülist eğilimlerini, şahsi görüşlerini din yapmalarıdır. Kuran’a artı izah yapılması kadar, Kuran’dan eksilterek izahlar yapılması da felakettir. Kuran’ı yaşadığımız çağa uydurmaya kalkmak da önemli sorunlardan birisidir. İnsanların aklını yaratan Allah’ın, kendilerinden daha akıllı olduğunu anlamayan bazıları, Allah’ın dinini kendi akıllarına (özellikle kendi çağlarındaki görüşlere) uydurmaya çalışmaktadırlar. Örneğin Kuran % 95 oranında çağımızla uyum sağlıyorsa ve çağımızdaki genel görüşle Kuran arasında % 5’lik bir fark varsa; Kuran’ın % 5’ini çekiştirip çağımıza uydurmaya çalışmamalıyız. Her şeyi yaratan Allah’ın, bizden daha iyi düşündüğünü bilip % 5’lik zihniyetimizi Kuran’a göre düzeltmeli, dinin tek kaynağı olan Kuran’a eksiksiz uyma yönteminden taviz vermemeliyiz. Bugünkü mezhepçi dinin hatalarının kökündeki en önemli sebeplerden biri; Emevi ve Abbasi döneminde kişilerin, kendi çağlarının görüş, gelenek ve kabullerini dinselleştirip, kendi devirlerine göre popülist bir yaklaşım sergilemiş olmalarıdır. Bizim de, ortayolcu diye ortaya çıkanlar hakkındaki endişemiz; Emevi ve Abbasi dönemindeki tavrı, bu şahısların günümüzde sergilemeye kalkmalarıdır. Kuran ile mezheplerin dininde ortayol bulmaya kalkınca, hakem kim olacaktır? Tabi ki bu ortayolcuların kendileri; yani etten, kemikten insanlar. Oysa din Allah’ın tekelindedir ve Kuran Allah’ın sözü olduğu için tek hakemlik yetkisine sahiptir. Kuran’ı tek hakem, tek kaynak ilan etmek, dini tek başına gerçek sahibi olan Allah’a teslim etmektir; her şeyin yaratıcısı olan Allah’a. Bunun aksi tavırlar, yaratılmış olan insanlara da evrensel dini hükümler koyma yetkisi vermek demektir.

Dini konulara yöntemli bir şekilde yaklaşmalıyız. Bilimin yuvası olan üniversitelerdeki öğretim görevlilerimiz de bu konuda titiz olmalıdırlar. Çünkü bilimsel yaklaşımın ve keyfilik yerine yöntemselliğin öneminin en iyi, üniversitelerde anlaşılması beklenmektedir. Fakat üniversitedeki bazı profesörler, önce Hanefi mezhebinden olduklarını söyleyip, daha sonra Hanefi mezhebine tamamen zıt fikirler ortaya koyabilmektedirler. Veya Kuran’a dayalı İslam’ı savunduğunu söyleyen bazı öğretim üyeleri, kafalarına esince, hadis ve mezheplerden sonuca giderek kendi savundukları yöntem ile çelişmektedirler. Başta bilim adamlarımız geleneklerin zihinlerine vurduğu prangalardan kurtulacaklar ve popülizmi bir kenara bırakacaklardır ki yöntemsel olarak konuya yaklaşsınlar. Çünkü yöntemsellik; objektiflik, keyfiliğe yer olmaması, popülizm adına hareket edilmemesi demektir. Yöntem, dindeki otoriteyi bir tek Allah’ın kitabına vermek olursa, hiçbir insanın keyfi yaklaşımlarına, insanlar hoşlansın veya sırf gelenekler devam etsin diye popülist veya gelenekçi oluşumlara fırsat tanınmaz. Yani Allah’ın detaylı bir şekilde indirdiği din böylece bir tek Allah’ın tekelinde kalır. Kısacası, arzuladığımız bu sonucun en büyük dostları, objektiflik ve yöntemsellik; en büyük düşmanları ise gelenekçilik, keyfilik, menfaatperestlik ve popülizmdir.


Allah size kitabı detaylandınlmış bir halde indirmişken ondan başka hakem mi isteyeyim?
6-Enam Suresi 114


BÜTÜN HADİSLER ŞÜPHELİDİR


Bu kitapta hadislerin Kuran’la, birbirleriyle, mantıkla, insafla çelişmesini örnekleri ile uzun uzun anlatmaya çalışmamız; Kuran’ın dini kaynak olarak yeterliliğinin ve aksi görüşlerin içine düştükleri çelişkiler ile mantıksızlıkların açığa çıkması içindir. Kuran’ın yanına kaynak olarak ilk konulmaya çalışılan hadis olmuştur. Hadisin bile Kuran’ın yanında kaynak olamayacağının anlaşılması, mezhep imamlarının, birçoğu hadislere dayandırılmış, önemli bir kısmı ise hadisten de bağımsız kendi çıkarımlarına dayanan hükümlerinin dinin kaynağı olamayacağını daha baştan gösterecektir. Bu ise bizi, kitabın başından beri belirttiğimiz; dinin kaynağının sadece ve sadece Kuran olduğu sonucuna, bu yöntemin doğruluğuna bir kez daha götürecektir. Falanca hadis mütevatirdir, yani birçok kaynaktan gelmiştir izahı da kimseyi aldatmasın. Kuran’da bir husus eksik değildir ki mütevatir hadise de ihtiyaç olsun. Üstelik hangi hadislerin mütevatir olduğu konusunu da hadisçiler tartışmışlardır; hadisçilerin ortak mütevatir hadisler listesi yoktur. Yani hangi hadisin mütevatir olduğu mütevatir değildir. Unutulmasın ki ne Peygamber, ne de dört halife tek bir hadis kitabı, tek bir hadis sayfası bile oluşturmadıkları gibi, hadis yazımını ve naklini yasakladılar. Üstelik bu şahıslar isteseler, doğru hadisleri toparlayabilirlerdi. Çünkü Peygamber’in kendisinin veya çok yakınlarının, Peygamber yaşarken veya vefatından hemen sonra doğruluk oranı yüksek hadis kitapları oluşturmaları mümkündü. Fakat onlar, en mütevatir denilen hadisleri bile Kuran yeterlidir ve insanlar Kuran’dan başka sözlerle ilgilenmesinler diye yazdırmadılar ve toplamadılar.

Oysa bugün, sorun sırf Kuran’dan başka kaynaklarla ilgilenilmesi değildir. Bugünkü dert, doğru ile yalanın ayırt edilemeyecek şekilde karışmış olmasıdır. Hadislerin Kuran’a uygunluğuna ve mantıksallığına bakarak birçok yalan hadisi anlayabiliriz, fakat doğru hadisi hiçbir şekilde anlayamayız. Kuran’la, birbirleriyle ve mantıkla çelişen hadisleri Peygamber söyleyemeyeceğine göre bunların yalan olduğu açıktır. Fakat Kuran’la, başka bir hadisle ve mantıkla çelişmeyen bir hadis için bile “Peygamber’in sözüdür” demek doğru değildir. Hadis rivayetine kızan bir kişinin, Kuran’daki surelerin faziletleri hakkında hadis uydurup, kişileri Kuran okumaya sevk etmeye çalışması, ölmeden önce ise bu hadisleri uydurduğunu itirafı, hadis oluşumunu açıklayan kitaplarda anlatılan bir vakadır. Sonuç olarak şunu anlamalıyız ki, Kuran dışında en mütevatir, en mantıklı gözüken hadisler bile dinin kaynağı olamazlar. Bu hadisler, Kuran’la çelişmiyorsa gerçek olabilirler. Fakat her halükarda bu hadislere ihtiyacımız yoktur; üstelik bu hadisler zandır, şüphelidir ve din zanna, şüpheye terk edilemez.


115- Rabbinin sözü doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O işitendir, bilendir. 
116-Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zanla yalan söylerler.
6-Enam Suresi 115-116


KRALDAN ÇOK KRALCI OLUP DİNİ PEYGAMBERDEN ÇOK DÜŞÜNENLER!


Kuran’la mezheplerin dininin orta yolunu bulma çabasında; “Hiç olmazsa şu hadisleri alalım” şeklinde, illaki Kuran’ın yanına bir dini kaynak koymaya kalkan ortayolcular kimseyi aldatmasın. Surda bir gedik açılırsa, tüm hadislere de kapı açılabilir. Kimse kraldan çok kralcı olduğunu iddia edip, Peygamber’in yapmadığını yapıp, dini Peygamber’den bile daha çok düşünüyormuş havasına girmesin. Üstelik bunun, Peygamber adına yapıldığı iddiası aldatıcıdır.

Bu popülist orta yolcu sınıftan daha değişik bir orta yolcu sınıfa da dikkat çekmek istiyoruz. Bu kişiler çok yaygın bir kitledir. Bunlar, “Ben Sunni Hanefi mezhebindenim” derler. Üstelik bunlar belli tarikatlara, gruplara mensup olduklarını söylerler. Fakat bu kişilerin mezhebine göre erkeklerin illaki sakal bırakması lazımken, bunlar sakalsızdır. Yine bu kişilerin mezhebinde tüm telli sazlar haramken bunlar müzik dinler, üstelik kimileri radyo, televizyon kurup, müzik yayını bile yaparlar. Bunların mezheplerinde haremlik selamlık farzken, kadın sesi duyulmamalı iken, radyo ve televizyonlarında başı açık kadın spikerler kullanır, meclise erkeklerle karışık oturacak kadın milletvekilleri sokmaya kalkarlar. Üstelik ısrarla mezhepçi görüşü savunur, Kuran’ın anlattığı İslam ile mücadele bile ederler. Bunların savunduğu başka, yaşadığı başkadır. Bu yaptıklarını “tebliğ taktiği” gibi kılıflarla açıklamaya çalışırlar. “Ortam müsait olursa, olsaydı” başlığı ile başlayan konuşmalarında; mezhebin sakal bırakma, müzik yasağı, haremlik-selamlık gibi izahlarını temize çıkarmaya gayret ederler. Halkın birçoğu ise mezheplerin izahlarını, uydurma hadislerden çıkan sonuçları bilmediği için; bu koyu mezhepçi görünümlü kişilerin hareketlerine bakarak mezheplerin İslam’ını anlamaya çalışmaları sonucunda yanlış kanaatlere varırlar. Bu kimseler, sakalın o kadar önemli olmadığını, haremlik selamlık olmadan da olabileceğini, müzik dinlenebileceğini, mezheplerin İslam’ının bunlara karşı o kadar katı olmadığını zannedebilir.


AFGANİSTAN’DAKİ TALİBANLAR SUNNİLİĞİN ÖRNEĞİDİR


Oysa kitapta verdiğimiz bir örneği bir daha hatırlatmak istiyoruz. Sunni mezheplerin gerçek yaşam tarzının nasıl olması gerektiğini öğrenmek isteyen Afganistan’ın Talibanlarını, Şii mezheplerin İslam’ını öğrenmek isteyen İran’daki Şiiliği incelesin. Onlar mezheplerin abartılı birer varyasyonları değil, bilakis mezheplerin ta kendileridir. “Tebliğ yapıyoruz, ileride biz İslam’ı hakim edince şöyle şöyle yapacağız” diye sakaldan, haremlik selamlıktan, cübbeden, müzik yasağından kaytaranlar mezheplerinin yaygın görüşlerini terk etmektedirler. Mezhepler dinden birer sapmadır. Afganistan’ın Taliban’ı, İran’ın Şii’si kendi sapması içinde tutarlıdır. Fakat Türkiye’nin grup ve tarikatlarındaki, birçok sözüm ona ortayolcu mezhepçi, kendi sapmaları içinde birer sapmadırlar.

Türkiye’nin sosyolojisine, geleneklerine, hayat tarzına birçok yönden damga vurmuş Sunniliğin ve Kuran’ın anlattığı dinin farkları aydınlarımızca ne yazık ki çok çok az bilinmektedir. Bu kitap, umarız aydınlarımızın bu konuda aydınlanmalarına katkıda bulunur. Günümüzde Sunnilik veya Alevilik, aileden çocuğa geçen etnik bir kimlik olarak algılanmaktadır. Zamanla etnik bir kimliğe dönüşen, aslında bazı insanların mezhep kurarak kendi gelenek, göreneklerini din ile karıştırması olan bu mezheplerin; etnik bir kimlikle hiçbir alakası olmadığı bile birçok kişi tarafından tam anlaşılamamıştır. Zaten birçok etnik sorunla mücadele eden Türkiyemiz, etnik kökenle hiçbir alakası olmayan ve etnikleştirilen, mensubu olunması adeta bir tarz milliyetçiliğe, hatta ırkçılığa dönüştürülen bu mezhepler yüzünden, hiç de ihtiyacı olmayan sorunlarla yüz yüze gelmiştir. Bu mezhep kavramları o kadar yanlış kullanılıp, o kadar milliyetçiliğe dönüştürülmüştür ki; bir ateist kendini Alevi diye tanıtabilmekte, müzik dinleyen, sakalsız, cübbesiz, kadınlarla el sıkışabilen biri ise Sunniliğin koyu bir savunucusu olabilmektedir.


AYDINLARIMIZ AYDINLANIRSA


Mezheplerin özü bilinmeden dini gruplara getirilen eleştiriler de mantıksız olur. Örneğin İstanbul’un Fatih semtinin Çarşamba mahallesinde Sunni-Hanefiliği tam uygulamaya çalışan bir grup şiddetle eleştirilirken, yine Sunni ve Hanefi olduğunu söyleyen bir Diyanet İşleri Başkanı, “Sunni ve Hanefiyim” diyen sakalsız bir dini grup lideri, “Sunni ve Hanefiyim” deyip kendi mezhebince bir zina türü olan kadınla tokalaşmayı gerçekleştiren sözde siyasal İslamcı, bu açıklamalarından ve fiillerinden dolayı eleştirilmemektedirler. Neden? Çünkü aydınlarımız Sunni-Hanefilik nasıl olur bilmiyorlar da ondan. Eğer bilselerdi, Fatih Çarşamba’daki kişilerin aslında inançlarında diğerlerinden daha samimi olduğunu göreceklerdi. Onlardan önce sakalsız şeyhleri, müzik yayını yapan grupları, el sıkışan liderleri eleştirmeleri gerekecekti. Çünkü bunlar “Sunni ve Hanefiyim” diyorlar ama inançlarının gereklerini yerine getirmedikleri gibi, bir de kendilerini belli dini konumlarda görüyorlar.

Tabi ki Kuran’ın anlattığı dine göre sakal, cübbe diye bir mecburiyet yoktur, Kuran müziğe bir yasak getirmez, kadın-erkek el sıkışamaz diye bir hüküm de koymaz. Bu sözde ortayolcu, uygulamada bilinçsiz kişiler; Kuran’ın anlattığı İslam’a karşı gelip, mezheplerin İslam’ını savunmakta, fakat mezheplerinin gereğini de yerine getirmemektedirler. Mezheplerin İslam’ında daha evvel gördüğümüz gibi tüm bu yasaklar vardır. Her şeyden önce mezheplerin İslam’ına uyan bu kişileri samimiyete davet ediyor ve savundukları sistemin uygulayıcısı olmalarını istiyoruz. Hiç kimseyi “tebliğ yapıyoruz, bu tebliğ taktiğidir” diye kandırmasınlar. Siz evvela yaşamınızla savunduğunuz sistemin nasıl yaşandığını gösterin, en büyük tebliğ o olacaktır. Savunduğunu yaşamayıp, bir de “tebliğ” başlığıyla, o sistemin savunuculuğunu yapmak nasıl bir çelişkidir? Gerçek Sunniliği ve Hanefi mezhebini bilmeyenler; sakalsız, cübbesiz bu mezhepçileri kimi zaman “aydın Müslümanlar” olarak ilan etmektedirler!

Görüldüğü gibi gerçek aydınların Kuran’ı, bu mezheplerden farklarıyla beraber bir an önce öğrenmeleri çok büyük bir zarurettir. Dinsizlik adına bu gruplara yapılan hücumlar, bu grupların daha çok güçlenmesine sebep olur. Üstelik bu saldırıları seyreden halk, hücumları dinsizlikle aynı kefeye koyunca, mezhepleri din ile özdeşleştirebilir. Bu çok büyük bir tehlikedir. Bu tehlikenin yegane etkili ilacı, gerçek din ile mezheplerin uydurmalarla dolu yapısının ayırt edilmesidir. Sunni mezhepler tam anlaşılırsa, o zaman Kuran’ın anlattığı İslam’ın değeri de tam anlaşılacaktır. Savunduğunu yaşamayanların, savundukları mezhebi tam yaşamalarını bu yüzden istiyoruz. Eğer savunduklarını yaşarlarsa, halk Kuran’ın anlattığı İslam’ın değerini ve mezheplerin izahlarındaki felâketleri çok daha çabuk ve çok daha iyi kavrayacaktır. Bu arada, Kuran’ın anlattığı İslam’a inananların Kuran’a, mezheplerin İslam’ına inananların mezheplerinin kitap ve ulularına sahip çıktıklarından çok daha fazla sahip çıkmaları gerektiğini hatırlatalım. Kuran’ı dinin yegane kaynağı gören Müslümanlar, mezhepçilerden daha cesur olmalı, daha çok çalışmalıdır ki Allah’tan, bu mezheplerin hatalarını gidermesini istemeye yüzümüz olsun. Uydurmalarına sahip çıkan, onu bunu aforozlayıp kendini dine kabul, dinden ret makamı görenlerin, dinin kendisi zannedilmesi ne acıdır! Bu şahıslar din adına konuşurken, dini bilmeyen halk bunların aslında mezheplerin adına konuştuğunu bilmemekte, üstelik bu kesimin izahlarından sonra birçok kişi dinden uzaklaşmakta ya da din düşmanı olmaktadırlar. Tabi ki bunda bu uydurukçuları dinle özdeşleştirenlerin ve şahsi cahilliklerini yenmeyip, gerçek dini öğrenmeye çalışmayanların da suçu vardır. Artık hepimizin cehaleti yenip gerçek dini öğrenmemizin ve Allah adına konuşan mezhepçileri susturmamızın vakti gelmiştir. Bunu yapacak olanları kendi dışınızda aramayın. Başımıza gelenler hep “Bu sorumluluğu ben almayayım da kim alırsa alsın” kaytarmacılığından gelmektedir. Bunu yapacak olan benim, sensin, biziz, sizsiniz.

Kurandaki Din . com 'dan alıntıdır.

«
Sonraki
Sonraki Kayıt
»
Önceki
Önceki Kayıt

Hiç yorum yok:

Eleştiri ve Düşüncelerinizi Paylaşın:

Chrome Pointer