Slider

UYDURULAN DİN VE KURANDAKİ DİN

KURANDAKİ DİN

UYDURULAN DİN

FAİZ VE KÖLECİ BANKALAR

ŞİRK AFFEDİLMEZ !

KALK VE UYAR

EVSİZLERE YARDIM

40/40 : Anlaşılan Dilde İbadet ve Son Sözler


bit.ly/anlasilan-dilde-ibadet-ve-son-sozler


BURAYA KADAR NE YAPTIK?


Kitabımızın buraya kadarki bölümlerinde, gerçek dinin ortaya çıkması için dinin kaynağının ne olduğunun belirlenmesi gerektiğini ortaya koyduk. Bu noktadan hareketle dinin kaynağının sırf Kuran olduğunu bizzat Kuran’ın kendisine başvurarak gösterdik. Yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için bu yöntemin bir reform hareketi değil, dine yapılan ilaveleri temizleme ve Kuran’ın buyruğunu yerine getirme hareketi olduğunu belirttik. Sonra dinimize ilavelerin, başta hadisler kullanılarak yapıldığını tespit ettik ve hadislerin Peygamber’e yapılan iftiralarla dolu olduğunu, Peygamber’in Kuran dışı hadisleri dinselleştirmek gibi bir hedefinin olmadığını ve hadislerin birçok yönden dinin kaynağı olmaya layık olmadıklarını gördük. Daha sonra hadislerin hem Kuran’la, hem kendi aralarında, hem de mantıkla çeliştiklerini, dine ilaveler yaptıklarını; bu yüzden hadislerin Kuran’la beraber dinin kaynağı olmaya layık olmadıklarını anlayıp, sırf Kuran’ın dinin kaynağı olduğu fikrini zihnimize iyice oturttuk. Bu mantığı pekiştirmek için hadislerin niye uydurulduğunu, dört halifenin hadisleri yazdırtmadığını, en önemli hadis uydurucularının kimler olduğunu da inceledik. Daha sonra dinimizin dejenerasyonunun tarihi arka planını, Kuran’ın dininin ve uydurulan dinin neler olduğunu sergiledik. Dine en çok ilavenin, Kuran’da yer almayan konuları çözmeye kalkanlar tarafından şahsi çözümlerini dinselleştirmek yoluyla yapıldığını tespit ederek, kitap boyunca örneklediğimiz bu hatayı ayrı bir bölüm olarak bol örnekli bir şekilde işledik…

Bunlar gibi hedefimiz açısından önemli konuları irdeleyerek kitabımızın sonuna geldik. İbadetlerin anlaşılan dilde yapılmasının önemine binaen, kitabımızın bu bölümünde anlaşılan dilde ibadetin önemini bir kez daha vurgulayacağız.

Kuran’ın mucizevi yönünü ve güvenilirliğini diğer kitabımız “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize”de göstermeye çalıştık. Sahte dinin ortaya çıkması kadar dinin tek kaynağı olan Kuran’ın değerinin anlaşılması ve Kuran’a güvenin sağlanması da çok önemlidir. Böylece kişiler uydurma dini ellerinin tersiyle itip Kuran’a sımsıkı sarılacaklardır.





TÜRKÇE İBADET


Kuran’ın anlattığı İslam’ın yaşanması için yapılması gereken en temel faaliyet Kuran’ın, dini yaşayacak toplumun diline çevrilmesidir. Kuran Arapça inmiştir ve orijinali Arapça’dır. Fakat Kuran’a göre Arapça, kutsal bir dil değildir. Kuran, her kavme Peygamberler’in gönderildiğini ve bu Peygamberler’in kavimlerine kendi dillerinde mesajlar getirdiklerini söyler. Tevrat Hz. Musa’nın kavminin dilindedir, İncil de Hz. İsa’nın kavminin dilindedir. Hz. Lut’un vahiyleri kendi kavminin dilindedir, Hz. Nuh’unkiler de öyledir… Bu mesajları kutsal yapan Allah’tan indirilmiş olmalarıdır ve bu mesajların hiçbiri Arapça değildir. Allah’ın mesajı Arapça yazılabileceği gibi; Allah’a, dine karşıt sözler, putlara iltifatlar da Arapça yazılabilir. Arapça’yı Allah’ın özel dili, Cennet’in lisanı; Arapça harfleri Allah’ın özel harfleri, Cennet’in harfleri gibi gösteren mezhepçi zihniyete sahip kişiler, dinimizin kaynağı Kuran’ın, Arapça bilmeyenlerce anlaşılmasını engellemişlerdir. 41-Fussilet Suresi 44. ayetten Kuran’ın Arapça olmasının sebebinin, Kuran’ın ilk olarak Arap toplumuna hitap etmesi olduğunu anlıyoruz. Kuran, Allah’ın din gönderdiği her kavme kendi dilinde hitap etme adetinden dolayı Arapça’dır. Araplar’a dinlerinin yabancı dilde bildirilmesi saçma olduğu gibi, Türkler’e de anlayabildikleri dilleri dışında bildirimde bulunmak saçmadır. Türkler’e kendi dillerinde bildirim ancak Kuran’ın çevirisi ile mümkündür. Daha önceden Kuran çevirisinin okunmasına karşı mezhepçi çevrelerden gelen tepkilerin günümüzde oldukça azalmış olduğunu görmek sevindirici bir gelişmedir. Fakat uzun bir dönemde, mezhepçi zihniyeti benimseyenler tarafından, Arapça bilmeyen Müslümanlar’ın Kuran’ın çevirisini okumaktan mahrum edildikleri de unutulmamalıdır.

Kuran’da geçen kelimeler, kavramlar Kuran’da geçmeden önce de Araplar’ın kullandığı kelimeler, kavramlardı. Kuran’da, “Allah” denildiğinde neyin kastedildiği, “domuz” denildiğinde domuzun ne olduğu, “miras” denildiğinde mirasın ne olduğu, “vasiyet” denildiğinde vasiyetin ne olduğu biliniyordu. Kuran evvelden varolan kelimelerle geldi. Kuran’ı okuyan bir kimse bu apaçık gerçeği rahatça kavrar. Kutsal olan Arapça veya kelimeler değil; Allah’ın bu kelimelerle, kavramlarla oluşturduğu Kuran’dır.

Arapça’yı kutsallaştırıp, dinin anlaşılmadan yaşanmasına sebep olanların düştüğü komik durumun bir örneği şöyledir:

“Arap Bedevi kadınları ellerinde defler, yanık sesle türküler söylüyorlardı. Türkülerin konusu da deve etinin lezzetiydi. Bu etin kebabının, haşlamasının, kızartmasının ne kadar lezzetli olduğu yanık yanık, makam içinde anlatılıyordu. Töreni tertipleyen Osmanlı Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı Bey bir de gördü ki, hazır ol vaziyetinde olan Anadolu’nun aslan yapılı Osmancık Taburu’nun erlerinden bazılarının Arapça deve eti kasidesini dinlerken gözyaşları şıpır şıpır damlıyordu. İyi Arapça bilen Eşref Bey şaşırdı, bir ere:

- ‘Oğlum ne ağlıyorsun?’ diye sordu. Hazır ol vaziyetindeki Mehmetçik durumu değiştirmeden cevap verdi:

- ‘Kumandanım bakınız ne güzel Kuran okuyor…’
Bu saf, pırıl pırıl yürekli Anadolu çocuğunun duyguları önünde gözleri dolan Eşref Bey dayanamıyor:

-’Oğlum o bedevi kadınları kendilerine dağıtılacak olan deve etinin lezzetini anlatan kasideyi makamla okuyorlar, sil gözyaşlarını…’” (Cemal Kutay, Türkçe İbadet, sayfa 61)


TÜM KAVİMLERİN DİLLERİNİN YARATICISI ALLAH’TIR


Gelin ayrı dilleri, ayrı ırkları nasıl değerlendireceğimizi Kuran’ın aydınlatıcı ayetlerine başvurup öğrenelim:


Göklerin ve yerin yaratılması ile dilleriniz ve renklerinizin başka oluşu O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilgi sahipleri için deliller vardır.
30-Rum Suresi 22


Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, ancak bu sizleri verdikleriyle sınaması içindir. Tümünüzün dönüşü Allah’adır.
5-Maide Suresi 48


Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekten ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler yaptık. Allah açısından en üstün olanınız en çok sakınanınızdır.
49-Hucurat Suresi 13


Bu ayetleri örnek gösteren Cengiz Özakıncı şunları söyler: “Kuran’ı benimsemiş bir kişi kendi bildiği dilden başka bir dille, kendi soyundan başka bir soyla, kendi toplumundan başka bir toplumla, kendi yazısından başka bir yazıyla karşılaştığında bunları Tanrı’nın bir ürünü olarak görecek, bir üstünlük ya da aşağılık duygusuna kapılmayacak, bunları tanımaya, anlamaya, öğrenmeye girişecektir. Daha açığını söyleyelim: Kuran’a göre bir Müslüman Arap, Türkler’in ulus olarak varlığını, dilini, yazısını ancak bir inceleme, araştırma, öğrenme, yararlanma konusu edinebilir. Türkler’in ulus olarak varlığını ortadan kaldırmaya, ya da eritmeye girişmesi durumunda Tanrı katında suçlu olacaktır. Türkçe’yi at, Arapça’yı kullan, ya da kendi yazını at, Arap yazısını kullan diyemez. Öteki ulusları Araplaştırmaya yeltenemez. Eğer yeltenirse, bu girişimi Tanrı’nın buyruklarına aykırı olur. Geçmişte Tanrı’nın buyruklarını çiğneyen pek çok Müslüman Arap, Müslüman Türk çıkmış, Türkler’in dilini, yazısını Araplaştırmaya girişmiş ve bunu belli oranda başarmışlardır. Bundan 900 yıl önce kimi Arap, kimi Türk kandırıcı kişiler Tanrı ile Türkler’in arasına dilden bir engel koydular. Türkler’in Tanrı’ya Türkçe seslenmesinin Tanrı’yı kızdıracağını söyleyerek, Türkler’i bu yalana inandırdılar. Türkler Tanrı’nın yalnızca Arapça seslenişlere ilgi gösterdiğine kandırıldılar.” (Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, sayfa 120, 156) Özakıncı’nın Türkçe için anlattıkları, elbette Müslüman tüm milletlerin dilleri için; Urduca, Farsça, Boşnakça, Kürtçe için de geçerlidir… Alıntıladığımız ayetlerden anlayacağımız gibi Arapça da, Türkçe de, İngilizce de, Fransızca da, Urduca da, tüm diller de Allah’ın isteğiyle oluşmuştur; tümü Allah’ın delilleridir. İnsanlar bu renkliliği yok etmeye değil, bu farklılıkların içinde kaynaşmaya, tanışmaya çalışmalıdırlar. Her dil bir güzelliktir. Hiçbir dilin özel bir kutsallığı yoktur. Allah’ın beğendiği bu çeşitliliği, uydurma kutsal etiketiyle yok edenler, Allah’ın kitabı Kuran ile çelişmektedirler.

Allah, meleklere Hz. Adem’in üstünlüğünü açıklarken, Hz. Adem’e isimleri öğretmesine ve Hz. Adem’in isimlerle tanımlamalar yapmasına dikkat çekmektedir. İsimlendirerek tanımlama, kelimelerle düşünme gibi dilin temel fonksiyonları, insanı üstün kılan özellikleridir. Hiç şüphesiz dilin bu tarz kullanımında, ne söylediğinin bilincinde olma unsuru vardır. Aklı işletme faaliyeti, kelimelerle isimlendirmenin sonucunda yapılan bir faaliyettir. Kullanılan akıl ise insan olmanın ayırt edici özelliğidir.

Kuran’ın herkesin anladığı dilde, tercümesinden okunmasının önemini ilahiyatçı Prof. Dr. Beyza Bilgin de şu sözleriyle vurgulamaktadır:

“Kuran’ın anlaşılması esastır ve vahiyler yoluyla tebliğ ve yol gösterme daima milletlerin konuştuğu dilde yapılmıştır. Öyleyse, milletin fertleri, Allah’ın Kitabı’nı anlamak, ondaki haber ve öğütlerden yararlanarak terbiye olmak, davranış geliştirmek için, onu yabancı dilde değil, konuştukları dilde ve anlayarak okuyacaklardır. Böyle bir okuyuş temin edilmedikçe, Kuran belli bir zümrenin, bir azınlığın elinde kaldıkça, ondaki ilahi amaca yönelik yöntem etkinliğinin ve anlam zenginliğinin meydana getirebileceği bütün gelişmelerden mahrum kalınacaktır. Kuran’ın vahyolunduğu dönemde, Arap edebiyatı çoğunluğun ilgilendiği, zevk alarak izlediği bir alandı. Kuran, şiirle nesrin birleştiği bir üslûpla, yeni konulardan söz ediyordu.


Kuran’ı dinletmeyin. Kuran okunduğunda gürültü yapın, belki bu yolla O’na galabe edebilirsiniz.
41-Fussilet 26


Anlamışlardı ki, Kuran dinlenir ve anlaşılırsa, onunla başa çıkamayacaklardır. Oysa geleneklerimizden gelen günümüzdeki okuyuşta, musiki ile okuyuştan etkilenmekten söz edilebilir ama o şiirli üslup kullanılarak verilmiş olan haber ve öğütlerden etkilenmekten söz edilemez. Kuran’ı inanarak, güvenerek, sevgi ile okuyan insanlar, onu okurken, onda anlatılanları, onu üslubu ile anlayarak okusalar, bilgilenseler ve etkilenseler, duyguları o yönde aksa, o yönde içerik kazansa, neler olabilir, kabiliyetli müminler onları nasıl kullanır, bir düşünülse! Güzel sanatların bütün dalları, şiir, roman, film, tiyatro, müzik, estetik, gazete, dergi, radyo, televizyon gibi güçlü araçlar, onları kullanan inançlı insanların belleklerinde yüksek fikirlerle seslense, sevgiyi, güzelliği, temizliği, merhameti, adaleti, barışı ve yardımlaşmayı ifadeye dökseler, ülkede ince bir ruh hali, bir yüksek terbiye, bir bilgiseverlik, bir aydınlanma meydana gelmez mi? Meydana gelen bu aydınlık dışa vurmaz mı?” (Beyza Bilgin, 1. Kuran Sempozyumu, sayfa 82)


OSMANLI DÖNEMİNDE KURAN’IN YERİ


Allah dinde akledilmesini, ince ince düşünülmesini, araştırılmasını, emirlerinin uygulanmasını, kitabının rehber edinilmesini ister. Kişiler Allah’ın kitabının manasını bilmeden üzerinde nasıl inceden inceye düşünebilirler? Sonuçta kişiler dini yaşamak için, dinle ilgili bilgileri anladıkları dilden duymak veya okumak zorundadırlar. Geleneksel, mezhepçi İslamcılar kendi din adamlarının veya ilmihal kitaplarının Türkçe anlatımlarında bir sakınca görmemişlerdir. Onlar da herkesin Arapça öğrenmesinin farz olduğunu savunmamışlardır. İlmihal kitaplarının, kendi öğretileri doğrultusunda yetişen müftülerin, imamların, şeyhlerin dini Türkçe olarak anlatmasını normal görenler; Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesine karşı çıkmışlardır. Amaç kişi ile Allah arasına din adamlarının sokulması ve mezhep izahlarıyla yetişmiş din adamlarının ve mezheplerin izahlarının “din” diye sorgulamasız yutturulmasıdır. Oysa dinin tek kaynağı olan Kuran’ın çevirisi elde olunca, kişilerin Allah’ın dini ile uydurulan dini ayırt etmeleri mümkün olabilmektedir.

Kuran’ın çevrilmesi teşebbüslerine karşı mezhepçi, gelenekçi grupların önemli bir kısmının direnmiş olmasının altındaki temel neden budur. Bunlar, dinin mezheplerin tekelinden çıkmasına ve uydurmaların sorgulanmasına tahammül edememektedirler. Kuran’ın anlattığı İslam’ın, Osmanlı tarihinde doğru dürüst ortaya çıkmamasının, Osmanlı’nın bilemediğimiz bir yerinde bu şekilde fikirler ifade edilmişse bile kökleşip yerleşmemesinin altındaki temel sebeplerin; mevcut sistemin baskısı ile beraber, bu çeviri yasağı olduğu kanaatindeyiz. Çevrilemeyen, Arapça’sının bile matbaada basılmasına izin verilmeyen Kuran’ın ismi vardı ama kendisi ortada yoktu. “Çok şanlı” diye nitelenen atalarımız ne yazık ki Kuran’ı çevirttirmediler, insanlara anladıkları dilde okutturmadılar. Yıllarca “günah” dedikleri matbaanın “günah” olduğu iddiasından vazgeçtiklerinde bile Kuran’ın matbaada basılmasının “günah” olduğu iddiası devam etti. Hattatların el yazısı ile çoğalttığı, sadece bazı evlerde bulunan Kuran ise bulunduğu evlerde de bohçalar içinde saklandı. Bohçalar açılıp okunduğunda ise manası için değil, melodisi için okundu. Halk hiçbir konunun çözümü için Kuran’a doğrudan müracaat edemedi. Şeyhülislamlar, şeyhler, imamlar halka dini öğretti. Onlarsa dini Sunnilik ile eşitleyen bir sistemin parçasıydılar ve Sunniliğin halifesi olan padişaha itaatli kişilerdi.

Kuran tercüme edilemez iddiası yanlıştır. Kuran “Allah birdir” diyor, tercüme ediyoruz; “Allah bağışlayıcıdır” diyor, tercüme ediyoruz; “Kuran her şeyi açıklar” diyor, tercüme ediyoruz; “Hz. Musa’ya Tevrat verildi” diyor, tercüme ediyoruz; “Kan içilmez, domuz yenilmez” diyor, tercüme ediyoruz. Bunların hangisi anlaşılmıyor?

Çeviride ortaya çıkan bazı zorluklar, Arapça’dan Türkçe’ye çevirinin zorluklarından ziyade, kavramın Arapça’sının neyi ifade ettiğinin tartışmasından ortaya çıkmaktadır. Bu da bir çeviri sorunu değil, anlaşılma sorunudur. Araplar da bu sorunu Türkler kadar yaşarlar. Kuran’da anlatılan Yahudiler’in dinlerindeki kelimelerin yerlerini, manalarını kaydırma eğilimi, dinimizde de yaşanmıştır. Bunun da baş sorumlusu dini uydurma izahlarıyla bozmaya kalkan zihniyetin, Kuran’ın kelimelerinin manasını kaydırarak Kuran’ı kendi arzularına uydurma çabalarıdır. Kuran’da aynı kelimenin farklı yerlerdeki kullanımı gibi noktaların irdelenmesiyle, kısaca Kuran’a bütüncül bir yaklaşımla çözülebilen bu sorun, istisnai bazı yerlerde ortaya çıkar ve bahsettiğimiz şekilde titiz bir incelemeyle çözülebilir.

Anlamadığımız dilde ibadet etmek birçok açıdan hatalıdır. Cengiz Özakıncı bu sakıncalardan bir kısmını şöyle açıklamaktadır: “…Eğer Türkçe söylenirse Tanrı bu yakarıları işleme koymaz, kesin sonuç almak istiyorsanız, bu duaları Arapça yazın, söyleyin denilerek öğretilmektedir. Oysa bir Türk bu yakarıları Arapça’yı gereği gibi seslendirerek yapamaz. Arap dilinde öyle sesler vardır ki, bunlara boğaz sesleri denir, ancak Arap olanlar söyleyebilirler. İçinde böylesi Türk gırtlağına yabancı sesler olan Arapça sözcükleri bir Türk söylemeye kalkıştığında, o sesi çıkartamayacağı için, onu andıran başka bir ses çıkarır. Bu durumda Arapça sözcüğün anlamı da değişir. Tıpkı “sevmek” ve “sövmek” sözcüklerinde olduğu gibi, Arapça’da da küçük bir ses değişimi anlamı tersine dönüştürebilmektedir, çünkü bütün dillerde olduğu gibi Arapça’da da böylesi yakın sesli, ters anlamlı sözcükler vardır. Bir Arap Türkçe konuşurken nasıl “sev” diyeceği yerde “söv” diyebilirse, bunun gibi bir Türk de Tanrı’ya Arapça sesleneyim derken “fağfirlene (bizi bağışla, koru)” diyeceği yerde “fakfirlene (bizimle ilişkini kes, bize boşver)” diyebilir. Çünkü Arapça’da bulunan “ğ” sesi çok özel bir sestir. Türk dilinde bu ses yoktur. Bir Türk özel bir eğitim almadıkça bu iki sözcüğün söylenişini birbirine karıştıracaktır. Görüleceği üzere Türk’ün Tanrı’ya kendi diliyle değil de seslendirmeyi beceremeyeceği Arapça sözcüklerle yakarması, her açıdan yanlıştır.” (Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, sayfa 118)


SARHOŞVARİ NAMAZ


Kuran’da geçen Kuran’ı rehber edinmemiz, Kuran’ın üzerine düşünmemiz, ancak anlayacağımız dilde Kuran’ı okumamızla mümkündür. Namazda da gerçek manada Allah’a yönelmemiz ancak anladığımız dilde ne söylediğimizi bilerek namaz kılmamızla mümkündür. Namazı anlamadıkları kelimelerin tekrarıyla kılanlar, namazı bitirdikten sonra bir an dursunlar ve kendilerine Allah’a ne kadar yönelebildiklerini sorsunlar. Allah’ın istediği şekilde aklı işletmek, Allah’ın delilleri üzerinde düşünmek, Allah’tan günahlara bağışlanma dilemek, ancak kişinin ne söylediğinin bilincinde olmasıyla mümkündür. Allah savaşta ve korku zamanında bile namaz kılmamızı özel tedbirlere bağlayıp emreder. Kuran’a göre kişilerin namaz kılmamaları gereken tek durum vardır; o da kişinin ne söylediğinin farkında olmayacak şekilde sarhoş olduğu durumdur. Ne söylediğinin farkına varacak şekle gelen içkili kişinin bile Kuran’a göre namaz kılması gerekir (Bakınız: 4-Nisa Suresi 43).

Ne yazıktır ki ülkemizde “dinci gazete” diye bilinen bazı gazeteler, Kuran’ın anlaşılmasının gereksizliğinin baş savunucularıdır. Örneğin bir gazetenin “Bir Bilen” köşesinde şu izahlar yazılmıştır: “Hiç kimseye Kuran tercümelerini tavsiye etmiyoruz… Kuran tercümesi okumak fayda yerine zarar verir… Herkesin Kuran’ı anlamasını tavsiye etmek büyük sapıklıktır… Kuran’ı hiç okumayıp sırf hayır ve bereket için evinde saklamak caiz ve sevaptır… Anlamadan Kuran okunmaz diyenler büyük sapıktır.” Bu yüksek tirajlı gazetenin iddiaları hiç de şaşırtıcı değildir. Zaten Kuran’ın yüzyıllarca Türkçe’ye çevrilmesini engelleyen hep bu kafadır. Kuran’ın anlaşılması için çaba sarfedilmesi Allah’ın emridir. Öyle ki Kuran’ın sırf anlamamız için kolaylaştırıldığı Kuran’da geçmektedir. Kuran’ı herkesin anlamasını tavsiye edenlere “sapık” diyenler, başta Kuran’da bunun söylendiğinden nasıl habersiz oluyorlar? Mezheplerinin hatırı için Kuran ile çelişen kafa kendisine “Bir Bilen” adını takmış. Bileni buysa, bilmeyeni nasıldır acaba! Böyle bilenler oldukça, Müslümanlar’ın kendi dışında düşmanlar aramasına hiç gerek yok, kendisini “bilen Müslümanlar” ilan edenlerin zihniyeti dine zaten en büyük zararı vermektedir.

Arapça’yı öğrenenlerin Kuran’ı vahyedildiği dilde okumaları elbette güzeldir. Fakat Müslüman toplumların büyük kısmını oluşturan Endonezyalı, Türk, Hintli, İranlı gibi topluluklardan Arapça’yı gereğince öğrenecek olanların ufak bir yüzdeyi geçemeyeceği realitesi ortadadır. Arapça bilmeyen Müslümanlar’ı Arapça ibadet etmeye zorlamak, Allah’ın bizden manasını anlamadığımız ibadetler istediğini iddia etmek Arapça’yı kutsallaştırmanın, dini mantıksızlaştırmanın bir ürünüdür. Bildiğimiz dilde Allah’a daha bilinçli, daha güzel bir şekilde yönelebiliriz. Allah her dili bilmektedir.


SONUÇ OLARAK…


Kitabın tümü boyunca Kuran dışı kaynakların niye dinin kaynağı olamayacağını gösterdik. Anlattığımız, savunduğumuz metot çok açıktır: Kuran’ı elimize alıp, Kuran’ın dışında “din” diye ortaya sürülenlerin dinle bir ilişkisi olmadığını belirlemek. Israrla vurguladık ve yine vurguluyoruz; Kuran dine eşittir. Dinin % 100’ünü Kuran oluşturur. Her kim olursa olsun hiç kimsenin dine, yani Kuran’a bir ilave veya Kuran’dan bir eksiltme yapması kabul edilemez. Maksadımız dinin, yani Kuran’ın, onun sahibi olan Allah’ın tekeline girmesidir. Allah’ın tekelinde olana ortaklık etmeye kalkmak, biraz da olsa kendi fikrini, geleneğini, şahsi görüşünü dine sokuşturmak kabul edilemez. Allah’ın hüküm konusunda hiçbir ortağı yoktur. Kuran’a dönüş hareketi her şeyden önce Allah dışında hüküm koyucu bırakmama hareketidir.

Dini belirleme ve dini anlama gayretinde temel prensibimiz olan Kuran’ın dinin tek kaynağı kabul edilmesinin, fikri ve pratiği ile tüm dinin bu yönteme göre şekillenmesinin; dinimizi boğmuş olan karanlıkları dinimizin üstünden ve insanların zihninden kaldırmada temel şart olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca Kuran’ın emri olan bu temel prensibi yerine getirmek, dinci yobazlar kadar popülist zihniyetlerin ve şahsi görüşünü dinselleştirmek isteyen menfaatçi zihniyetlerin de dini bozmasını önleyecektir. Kuran’da aldatıcıların insanları Allah’ı kullanarak aldattıkları söylenmektedir (Bakınız: 35-Fatır Suresi 5 ve 31-Lokman Suresi 33). Kısacası Allah adına, din adına yapılan konuşmalarda aldatılma ihtimalimizi hiç unutmamalı ve aldatılmamak için din adına söylenen her şeyi, dinin tek kaynağı olan Kuran’ın süzgecinden geçirmeliyiz.

Kuran kendi tabirleriyle detayları veren kitabımızdır, her şeyi açıklayıcıdır, rahmettir, müjdedir, ışıktır, anlamamız, uygulamamız için indirilmiş rehberimizdir. Elimizde Allah’ın böyle nitelendirdiği mucize kitabımız varken, niye başka dini kaynaklar arayalım? Kuran her yaramıza merhem, her derdimize şifa, zihnimize aydınlık, yolumuza rehber olacaktır. Yeter ki biz Kuran’ı, yalnız ve yalnız Kuran’ı rehber edinelim. Unutmayalım ki ahirette, Allah’ın vahyi olan Kuran’dan sorumlu tutulacağız:


43- Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen dosdoğru yol üzerindesin. 
44- Ve şüphesiz O (Kuran) sana ve toplumuna bir hatırlatmadır. O’ndan sorumlu tutulacaksınız.
43-Zuhruf Suresi 43, 44


Kurandaki Din . com 'dan alıntıdır.

39/40 : Kuran'da Yer Almayan Konulardaki Tavır


bit.ly/kuranda-yer-almayan-konulardaki-tavir

Kitabımızın başından bu yana Kuran’ın her şeyi açıkladığını, gerekli her türlü detayı verdiğini görüyoruz. Yine kitabımızın başından bu yana sanki Kuran’ın açıklamaları yetersizmiş, Kuran din adına her konuyu kapsamazmış gibi Kuran’da yer almayan birçok hükmün Kuran dışı kaynaklarca dinselleştirildiğini ve dinde en büyük tahribatın böyle yapıldığını gördük. Kitabımızın bu bölümünde 20 tane örnek soruyu inceleyerek Kuran’da geçmeyen bir konuda soru sorulursa, bu sorunun cevabının nasıl verileceğini göstermeye çalışacağız.

Şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyoruz. Her dini yasak kötüdür, yapılmaması gerekir. Fakat her kötü gördüğümüz şey dinen yasak değildir. Hırsızlık yapmak, Allah’a karşı nankörlük Kuran’da yasaklanmıştır; bu yüzden bunlar kötüdür ve bunları yapmamamız gerekir. Sigara içmenin, saçları mora boyatmanın da isabetli davranışlar olmadığı kanaatindeyiz. Fakat “Bunlar dinen sakıncalıdır, haramdır, mekruhtur” diyemeyiz. Beğenmediğimiz bu davranışları dini etiketle çirkin göstermeye çalışmamalıyız. Kendi öngörümüz isabetli bile olsa, kendi öngörümüzle vardığımız kanaatleri dinselleştiremeyiz. Bu fiilleri kötü, yapılmaması gereken fiiller olarak görebiliriz. Fakat bunları din adına yasaklamaya kalkarsak büyük bir hata yapmış oluruz. Her haram, her günah bize mesuliyet yükler ve ahirette hesap vermemizi gerektirir. Örneğin nankör kişi, hırsız kişi ahirette bu davranışlarından dolayı hesap vereceklerdir. Fakat sigara içmenin veya saçları mora boyatmanın dinen sakıncalı olduğunu ve ahirette cezası olduğunu iddia edemeyiz. Allah, rahmeti sebebiyle haramları, yasakları sınırlı tutmuştur. Yapılmaması iyi olacak birçok şeyi de haramlaştırmamış, yasaklamamıştır. Geleneksel-mezhepçi yaklaşımı benimseyenler ise Allah’ın rahmetinin bir sonucu olan bu uygulamayı anlamamış, dinimiz eksikmiş gibi Allah’ın dinine ilaveler yapmışlardır. Bu arada şunu da bilmeliyiz ki örnek verdiğimiz saçı mora boyatmayı ve sigara içmeyi dini etiketle kötü göstermek ne kadar hatalıysa, aynı şekilde “Dinde saçı mora boyatmak var” veya “Dinde sigara içmek var” gibi ters bir mantıkla dinin yasaklamadıklarını, dinin tavsiye ettikleri gibi göstermek de çok büyük ve çok tekrarlanan bir hatadır (21. bölümdeki kadın konusunun çok eşlilik ile ilgili kısmında da aynı mantığı örneklerle anlattık).


Ey iman edenler! Size açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kuran indirildiği zaman sorarsanız size açıklanır. Allah onları affetmiştir. Allah bağışlayıcıdır, yumuşak davranandır.
5-Maide Suresi 101


Ayette görüldüğü gibi Kuran’da açıklanmayan her şey Allah’ın affettikleri kapsamındadır, her ne olursa olsun… Birçok davranışın dinen serbest olması sırf dinin bu davranış hakkında izah getirmemesindendir. Ayetin başından anlayacağımız gibi Allah birçok sorunun cevabını verseydi, Allah’ın o konudaki tavrı yasaklayıcı olabilirdi. Fakat Allah, eğer açıklama yapsaydı ilave hüküm getirebileceği bir konuda, açıklama yapmamasını, bizim o konudaki serbestiyetimiz için yeterli görmektedir. Bu yüzden Allah ayette “Allah onları affetmiştir” demektedir. Nihayet ayetin sonundan Allah’ın bu tavrının Allah’ın kullarına karşı bağışlayıcılığının ve yumuşak davranmasının sonucu olduğunu anlıyoruz. Bu yüzden defalarca tekrarlayarak diyoruz ki; her ne olursa olsun, her ne olursa olsun, her ne olursa olsun eğer Kuran’daki bir izahla temellendirilemiyorsa bu helal, haram, sünnet, farz, mekruh veya her ne olduğu iddia ediliyorsa bu şey din dışındadır, dini alanla hiçbir ilgisi yoktur. Kimse Allah’ın rahmetini sınırlamaya, Allah’ın Kuran’da kolay olduğunu söylediği dini zorlaştırmaya kalkmasın. Kimse kendi kafasındaki doğruların, bin yılı aşkın bir zaman diliminde, apayrı kültür ve çevrelerde yaşayan tüm insanlar için de doğru olduğunu iddia etmesin. Dine yapılan bu ilaveler ve yasaklar dini detaylara boğmuş, kişileri dinin özünden uzaklaştırmıştır. Namazda ayakların arasının kaç parmak olacağını, hangi ayakla hangi işe başlanacağını, sakalın boyunu ayarlamaya çalışanlar; teferruatla uğraşmaktan, Allah’ın asıl istediklerine yeterli dikkati yöneltememişlerdir. Şimdi 20 örneğimizi inceleyelim ve Kuran’da yer almayan konulardaki sorulara nasıl cevap verilebileceğini görelim:





20 ÖRNEK SORU VE CEVAPLARI


1. SORU: Kurban bayramında kurban kesmek gerekir mi? Bu ibadet vacip midir?

CEVAP: Kuran’da kurban bayramı diye bir bayramdan da, böyle bir bayramda kurban kesmekten de bahsedilmez. Kuran’da geçmeyen bir uygulama ne farz, ne vacip, ne de sünnet diye dinselleştirilebilir. Bu bayram Müslümanlar’ı kaynaştıran yapısıyla Kuran’ın koyduğu hedeflere hizmet etmektedir. Bu yüzden bu bayramlara sahip çıkılıp, bu geleneğin yaşatılması gerektiği kanaatindeyiz. Ama bunun, Kuran’ın/dinin evrensel bir hükmü olmadığını da bilmeliyiz.


2. SORU: Kravat takmanın hükmü nedir? Hıristiyanlar’a benzemek olduğu için günah olur mu?

CEVAP: Kuran’da ne erkeğe, ne kadına üniforma gibi bir kıyafet tarif edilmez. Demek ki kravat da, şapka da giyilir. Kuran’da Hıristiyanlar’a benzemek başlığıyla bir yasaklar listesi geçmez. Hıristiyanlar gibi yılbaşı kutlayan, hindi kesen, kravat takan, anneler günü kutlayanın bunları yapmasında dini hiçbir engel yoktur. Bunları yapmanın kendi geleneklerimiz ya da strateji açısından doğru veya yanlış olduğu ayrı konudur. Bunları uygulayanlar elbette “özenti” olmakla veya başka şekillerde eleştirilebilirler, onlar da kendilerince uygun cevabı verirler; fakat bunlar yapılırken, dine atıfla karşı tarafı “haram” işleyen veya “kafir” ilan etmenin Kurani bir dayanağı yoktur. Her fikrimizi dinsel kılıfa sokup başkalarını din-dışı gösterme hastalığından kurtulmamız önemli bir zarurettir. Hıristiyanlar gibi giyinmenin günah olduğunu söyleyenler, olmayan bir günahı uydururken kendileri, bazı Hıristiyanlar gibi; evliyalarını, din adamlarını aşırı bir şekilde yüceltmekte, böylelikle Hıristiyanlar’a benzemememiz gereken, Kuran’ın bizi uyardığı asıl konuda onlara benzemektedirler.

3. SORU: Gebe suyu ile abdest alınır mı?

CEVAP: Kuran abdest almak için yıkanmaktan bahseder. Yıkanmak ise normal su ile olur. Böyle mantıksız sorular soranlara ilgili abdest ayetini söylemek yeterlidir. Gerisini kendileri anlasınlar. Bazı insanlar anlamak yerine anlamamaya çalışmaktadırlar. Allah abdesti anlatmış, eğer su yoksa toprakla teyemmüm gibi bir detayı da vermiştir. Ne yazık ki örneğini verdiğimiz bu soru, sözde ciddi din kitaplarının açıklamaya çalıştığı bir sorudur.


4. SORU: Kuran’a göre meclis, başbakan ve cumhurbaşkanından oluşan bir sistem olabilir mi?

CEVAP: Kuran yönetim konusunda uzun detaylar vermez. Böylece kişilere zaman, şartlar, nüfus yoğunluğu ve diğer etkenlere uygun bir idare oluşturma şansı verilir. Kuran emanetin ehline verilmesi gibi, yönetimde danışılması gibi genel prensipler verir. Meclisli, başbakanlı, cumhurbaşkanlı sistem de, yarı başkanlık sistemi de, tam başkanlık sistemi de, daha başka sistemler de olabilir… Kuran yönetimle ilgili genel prensipler vermiş, her dönem ve şartta geçerli bir yönetim sistemi emretmemiş ve önermemiştir. Sonuçta bu konuda karar insanların tercihlerine kalmıştır. Fakat Müslümanlar açısından bu durumda farklı sistemleri benimseme olanağı olsa da Kuran’ın ortaya koyduğu “adalet” gibi ilkeleri sistem ne olursa olsun gözetmek dini bir zarurettir.


5. SORU: Namazda ellerim nasıl durmalı?

CEVAP: Kuran’da namazda eller şöyle dursun diye bir izah yoktur. Yani ister eller göbeğin üstünde bağlanır, ister yana sarkıtılır, ister havaya kaldırılır.


6. SORU: Küçük tuvaleti oturarak yapmak dinen daha mı makbul?

CEVAP: Kuran, tuvaleti nasıl yapmamız gerektiğini söylemez. Dileyen oturarak tuvaletini yapar. Dileyen ayakta yapar.


7. SORU: İpek gömlek giyilebilir mi?

CEVAP: Kuran’da erkeğin de, kadının da ipek gömlek giymesine engel hiçbir izah yoktur. İsteyen ipek gömlek de giyebilir, ipek pantolon da, ipek çorap da…


8. SORU: Kadınlar makyaj yapabilir mi?

CEVAP: Kuran’da kadının makyaj yapmasıyla ilgili hiçbir izah yoktur. Dileyen herkes makyaj yapabilir.


9. SORU: Sünnet olmak dini bir zorunluluk mudur?

CEVAP: Kuran’da sünnet olmak diye bir şey geçmez. Tevrat’ta sünnet olmak geçer. Allah dileseydi Kuran’da da sünnet olmamızı belirtir, bizim dinimizin de bir mecburiyeti yapabilirdi. Yani isteyen sünnet olur, isteyen olmaz. Dinimizde ne sünnet olun diye bir izah vardır, ne de olmayın diye. Geleneksel İslam’ın adetleri dinselleştirmesi ile sünnet dinselleşmiştir. Gerçi uydurmalarla dolu hadislerin içinde kadınların da sünnet olmasının gerekliliği vardır ama bu izah halka pek açıklanmamaktadır. Sünnet adeti öyle bir dinselleşmiştir ki, neredeyse bazılarınca, Allah’ın varlığına imandan sonra dinin ikinci şartı gibi algılanmıştır. Sağlığa yararlı olduğuna kanaat getiren sünnet olur, istemeyen olmaz. Sünnet dinimizin ne bir hükmüdür, ne de alameti farikasıdır.


10. SORU: Dövme yapılabilir mi?

CEVAP: Kuran’da dövme ile ilgili hiçbir izah geçmez. Eğer birisi dövmenin altına su geçmez, o zaman da boy abdesti olmaz izahını yaparsa, şunu bilmelidir ki dövme derinin üstünü kaplamaz, içine işler. Ayrıca Kuran’da gusül abdesti diye bahsedilen genel bir yıkanmadır. Kuran’da “Toplu iğne başı kadar kuru yer kalmayacak” şeklinde bir izah yoktur. O zaman minnacık bir tükenmez kalem çiziği olanın da gusül abdesti kabul olmaz. Kısacası Kuran’ın hiçbir izahından dövme yapmanın haram olduğu çıkmaz. Boy abdestine dinde olmayan detaylar ilave eden zihniyet dövmeyi de haramlaştırmıştır.


11. SORU: Hangi elle yemek yiyelim?

CEVAP: Kuran insanların hangi elle yemelerinin gerektiğini, hangisinin sevap olduğunu anlatmaz. Dileyen dilediği eliyle yemeğini yer.


12. SORU: Kadın erkek el sıkışabilir mi?

CEVAP: Kuran’da kadınla erkeğin el sıkışmaması gerektiğine dair hiçbir izah yoktur. Demek ki kadınla erkek el sıkışabilirler.


13. SORU: Mastürbasyon yapılabilir mi?

CEVAP: Kuran’da cinsellikle ilgili haramlar açıklanmıştır. Örneğin zina, homoseksüellik, lezbiyenlik haramdır. Mastürbasyon hakkında Kuran’da bir yasak geçmez. Demek ki dileyen erkekler de, kadınlar da mastürbasyon yapabilir. (Dini internet sitelerine yollanan sorulardan, bu konunun en çok merak edilen konulardan biri olduğunu anlıyoruz.)


14. SORU: Doğum kontrolü yapmanın dinen bir sakıncası var mı?

CEVAP: Kuran’da “Doğum kontrolü yapmayın” diye de, “Aileniz çok kalabalık olsun” diye de bir izah geçmez. Dileyen çok çocuk yapmaya çalışır, dileyen hiç çocuk yapmamak için önlemini alabilir.


15. SORU: Ölünün arkasından Kuran okunabilir mi?

CEVAP: Kuran her zaman okunabilir. Ölümlerden sonra da, doğumda da, herhangi bir toplantıda da Kuran okunabilir. Fakat ölünün arkasından 1, 7, 40, 52. geceler gibi; gözetilmesi zaruri farz olan geceler yoktur. Bu gecelerde Kuran okumak veya okutmak farz değildir. Fakat bu, Kuran okunamayacağı manasına gelmez. Ölünün anıldığı gecede Kuran okumak veya okutmak elbette ki güzel bir anmadır. Kuran’ın okunmasının iyi olmayacağı bir ortam olabilir mi? Yeter ki Kuran sırf Allah rızası için okunsun. Kuran’da olmayan merasimler farz gibi takdim edilmesin.


16. SORU: Kusmak orucu bozar mı?

CEVAP: Kuran’da orucun üç şeyden oluştuğunu görüyoruz; yememe, içmeme ve cinsel ilişkiye girmeme. Bu üçünü belli bir zaman diliminde yapmamakla oruç ibadeti gerçekleşir. Kuran’da “kusmama” diye dördüncü bir şart belirtilmediğine göre, kusmanın oruçla hiçbir alakası yoktur.


17. SORU: Erkekler sarı veya kırmızı renklerde elbise giyebilirler mi? Altın takabilirler mi?

CEVAP: Kuran’da erkeklerin giyimdeki renk tercihlerinin ne olması gerektiği veya takılarının nasıl olması gerektiği hususunda bir açıklama getirilmemiştir. Bu hususlar kişilerin şahsi tercihlerine bırakılmıştır.


18. SORU: Orucu hangi yiyecekle açmak daha sevaptır?

CEVAP: Kuran’da orucu açmanın makbul olduğu yiyecek diye bir şeyden bahsedilmez. Demek ki orucu açma noktasında helal her yiyecek eşittir.


19. SORU: Kadın kocasından habersiz kaç kilometre uzağa gidebilir?

CEVAP: Kuran bu konuda hiçbir izah, dini bir kısıtlama getirmez. Demek ki evli çiftler bu tarzdaki iç sorunlarını kendi içlerinde çözeceklerdir. Fakat bu sorunlarını çözerken kendi görüşlerini, Kuran’da olmayan uydurma izahlarla din adına temellendirmemelidirler.


20. SORU: Dinimizde kandil geceleri var mı?

CEVAP: Kuran’da “kutsal kandil geceleri” diye bir kavram geçmez. Kuran’da sadece Kadir gecesinin faziletine dikkat çekilir. Bunun dışında Kuran’da ne özel bir geceden bahsedilir, ne de bu özel gecelere has özel ibadetlerden. İsteyen Peygamberimiz’in doğum günü diye veya herhangi bir zafer günü diye bir günü elbette ki kutlayabilir. Bu kutlamalarda namaz kılınması, Kuran okunması da çok güzeldir. Fakat bu gecelerde falanca ibadeti yapanın tüm günahlarının af olacağı gibi uydurmalar tehlikelidir, çeşitli istismarlara yol açabilir.

Kurandaki Din . com 'dan alıntıdır.

38/40 : Dinde Olanların Listesi


bit.ly/dinde-olanlarin-listesi

Bundan bir önceki bölümde dine ilavelerin 200 örneğini gördük. Onlar dinde olmayanlardı. Peki dinde neler var? Kitabımızın bu bölümünde dinde olanlara 200 örnek vereceğiz. Kuran’da ne varsa din odur. Din eşittir Kuran.

Vereceğimiz 200 örnekle Kuran’dan nelerin anlaşıldığını göstermeye çalışacağız. Size tavsiyemiz iyi bir Kuran çevirisinden dinde neler olduğunu, Kuran okuyarak öğrenmeye çalışmanızdır. Bunu yaparken bir iki tane Kuran çevirisini karşılaştırmalı olarak okursanız daha da iyi olur. Eğer şüphelendiğiniz veya anlamadığınız bir bölüm olursa Kuran’ın Arapça orijinalinden baktırılması gerektiğini unutmayın. Piyasadaki Kuran çevirilerinin zamanla daha iyilerinin yapılacağına inanıyoruz. Ayrıca bu konuda, Kuran ayetlerini konularına göre ayıran kitaplardan da yararlanabilirsiniz. İnsan yorumları, gelenekler, uydurmalar atılınca ve Kuran tek kaynak kabul edilince gerçek din ortaya çıkacaktır.





BUNLAR KURAN’DA = DİN’DE VAR


  1. Allah’ın varlığı ve birliği
  2. Allah’a eşler koşmadan iman etmek
  3. Allah’ın merhameti, cömertliği ve affediciliği
  4. Allah’ı hem sevmek, hem de Allah’tan korkmak
  5. Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğu
  6. Allah’ın yaratılışı devam ettirmesi ve kontrol etmesi
  7. Allah’ın her şeyi görücü, bilici, işitici olduğu
  8. Allah’ın tüm eksikliklerden arınmış olduğu
  9. Allah’ın ezeli ve ebedi olduğu
  10. Allah’ın doğmadığı ve doğurulmadığı
  11. Allah’ın yüceliği ve ululuğu
  12. Övgülerin Allah için olması
  13. Allah’ın daima üstün ve galip olduğu
  14. Allah’ın rızık, şifa vermesi
  15. Allah’ın vaadinin doğruluğu
  16. Allah’ın yaşatan, öldüren, dirilten olması
  17. Allah’ın şaşırmadığı, unutmadığı
  18. Allah’ın en güzel isimlerin, sıfatların sahibi olması
  19. Allah’ın iman edenleri sevmesi
  20. Allah’ın en güzel şekilde, tüm detayları anlattığı
  21. Allah’ın dini oluşturan tek otorite olması
  22. Allah’ın kitabı Kuran’da dinle ilgili her şeyin açıklandığı
  23. Kuran’ın din adına rehberimiz ve gerekli hususların hatırlatıcısı olduğu
  24. Kuran’ı Allah’ın koruduğu
  25. Kuran’ın çelişkisiz bir kitap oluşu
  26. Kuran’ın eksiksiz oluşu
  27. Kuran’ın rahmet oluşu
  28. Kuran’ın doğru yola iletmesi
  29. Kuran’ın detaylı olduğu
  30. Kuran’ı ince ince düşünmenin gerekliliği
  31. Kuran okumak
  32. Allah’ı çok anmak
  33. Sırf Allah rızası için ibadet etmek
  34. Gerçek dostun bir tek Allah olması
  35. Allah’a sığınmak, Allah’a dua etmek
  36. Peygamberler’in tümüne iman etmek
  37. Peygamberimiz’i çok sevmek
  38. Peygamberimiz’in Kuran ile hüküm verdiği
  39. Peygamberimiz’in son Peygamber oluşu
  40. Peygamberimiz’in, Allah’ın vahyetmediği bir şeyi Allah’a isnat etmeyeceği
  41. Namaz kılmak ve namazda süreklilik
  42. Kıyam, rüku, secde etmek
  43. Kıbleye dönmek
  44. Namaz kılmak için abdest almak
  45. Cinsel ilişkiye girilmişse önce yıkanıp, sonra namaz kılmak
  46. Su bulamayanın toprakla teyemmüm etmesi
  47. Namazda huşunun önemi
  48. Namazın kötülüklerden alıkoyduğu
  49. Cuma (toplantı) namazı
  50. Namazı gösteriş amacıyla kılmamak
  51. Namazda Allah’ı anmak
  52. Namazdan sonra Allah’ı anmak
  53. Ramazan ayında oruç tutmak
  54. Orucu yeme, içme ve cinsel ilişki yasağının oluşturması
  55. Orucun başlangıç ve bitiş zamanları
  56. Oruç tutmaya güç yetiremeyenin ne yapması gerektiği
  57. Malları Allah rızası için sarf etmek
  58. Bu sarfiyatta malları yetime, yolda kalmışa, fakire, yakınlara vermek
  59. Verilenleri başa kakmamak
  60. Gönülden severek vermek
  61. Hacca gitmek
  62. Hacda Allah’ı anmak
  63. Hacda kirlerden arınmak, adakları yerine getirmek
  64. Haccı ve umreyi Allah için tamamlamak
  65. Hacda cinsel ilişki, kavga, sapkınlık yasağı
  66. Hacda ihramlıyken avlanmamak
  67. Hacda ihramlıyken avlanma yasağını çiğneyenin ne yapması gerektiği
  68. Uygun olanı emretmek
  69. Uygun olmayandan alıkoymak
  70. Allah rızası için mücadele etmek
  71. Gereğinde mücadeleyi hem malla, hem canla yapmak
  72. Kuran’ın rehberliğinde mücadele etmek
  73. Kınayanın kınamasından korkmamak
  74. Riba yasağı
  75. Tartıda, ölçüde hile yapmamak
  76. Adaletsizlik yapmamak
  77. İsraf etmemek
  78. Cimri olmamak
  79. Adam öldürmemek, adam öldürmenin cezası
  80. Hırsızlık yapmamak, hırsızlık yapanın cezası
  81. Fitne çıkarmamak, fitne çıkarmanın cezası
  82. Zina etmemek, zina edenin cezası
  83. Hanımlara zina iftirası etmemek, bunun cezası
  84. Lezbiyenlik, homoseksüellik yasağı, bunların cezası
  85. Büyünün kınanması
  86. Şeytandan Allah’a sığınmak
  87. Şeytanı dost edinmemek
  88. Şeytanın düşmanımız olduğu
  89. Şeytanın kuruntular, vesveseler vermesi
  90. Şeytandan korkmaya gerek olmadığı
  91. Yalnızca Allah’a yönelmek
  92. Duayı için için yalvararak yapmak
  93. Allah’tan bağışlanma dilemek
  94. Allah’tan ümidi kesmemek
  95. Günahlara hemen tövbe etmek
  96. Sabırlı olmak
  97. Sabırda yarışmak
  98. Bilgimizin olmadığı dini bir konuda tartışmamak
  99. Körü körüne, bilmediğimiz bir şeyin ardınca gitmemek
  100. Anlaşmalara uymak
  101. Yemini önemsemek
  102. Yemini bozmanın kefareti
  103. Yemini bozgunculuk unsuru olarak kullanmamak
  104. Yakınların aleyhine bile olsa adaletten şaşmamak
  105. Şahsi kin yüzünden adaletten sapmamak
  106. Hoşgörülü ve bağışlayıcı olmak
  107. Yetimlerin mallarını kendilerine vermek
  108. Yetimlere güzellikle davranmak
  109. Yetimleri itip kakmamak
  110. Dünya hayatına aldanmamak
  111. Mal, eşler, ticaret gibi helal unsurların da insanları dinin öngördüğü hayattan uzaklaştırmaması gerektiği
  112. Hayatın Allah rızası için yaşanması
  113. Allah’a karşı aczini bilmek
  114. Güç ve imkana değil, sadece Allah’a güvenip dayanmak
  115. Allah’ın ayetlerine gönülden boyun eğmek
  116. Allah istemeden hiçbir şeyin olmayacağını bilmek
  117. Münafıkların (ikiyüzlülerin) detaylı tarifi
  118. İnananlarla edilen alayların anlatımı
  119. İnananlara nefret duyanların anlatımı
  120. Fitnenin kınanması
  121. Kibrin kınanması
  122. Nankörlüğün kınanması
  123. Aklını çalıştırmayanın kınanması
  124. Aklını çalıştırmayanın pisliğe batacağı
  125. Doğruyu çoğunlukta aramanın hata olacağı
  126. Atalarını üzerinde bulduğuna inanmanın, gerçeği bulmada bir metot olamayacağı
  127. Aklı kullanmadan taklitçi olmanın hata olduğu
  128. Hamrın (sarhoşluk verici madde veya şarap) şeytan işi bir pislik olması
  129. Tapılmak için dikilen taşların şeytan işi bir pislik olması
  130. Fal oklarının şeytan işi birer pislik olması
  131. Kıyamete inanmak
  132. Kıyametin dehşetli manzarasının anlatımı
  133. Cennet’in varlığı
  134. Cennet’teki güzel nimetlerin tarifi
  135. Cehennem’in varlığı
  136. Cehennem’deki azabın tarifi
  137. Cennet ve Cehennem’in sonsuzluğu
  138. Cennet ve Cehennem’i göz önünde bulundurarak yaşamak
  139. Allah’ın rızasının Cennet’ten de önemli olması
  140. Bizi ilk defa Yaratan’a, yeniden yaratmanın çok kolay olması
  141. Allah’ın elçi göndermeden azap etmeyeceği
  142. Allah’ın kendisine ortak koşulmasını bağışlamayacağı, bunun dışında dilediği günahı dilediğine bağışlayacağı
  143. Cennetliklerin mutlu, Cehennemliklerin pişman olacağına dair anlatımlar
  144. Cennet’te yorgunluk, bıkkınlık olmayacağı
  145. Din adamı diye gözükenlerin bir kısmının insanların mallarını haksızlıkla yediğinin anlatımı
  146. Din adamlarının ve Peygamberlerin rableştirilmesiyle ilgili olumsuzluğa dikkat çekilmesi
  147. Hz. Musa’nın Peygamberliği ve ona Tevrat’ın verilmesi
  148. Hz. İsa’nın Peygamberliği ve ona İncil’in verilmesi
  149. Hz. Davud’un Peygamberliği ve ona Zebur’un verilmesi
  150. Kuran’da kendisinden bahsedilmeyen daha birçok Peygamber’in olduğu
  151. Hz. Adem ve onunla ilgili anlatımlar
  152. Hz. Nuh ve onunla ilgili anlatımlar
  153. Hz. İbrahim ve onunla ilgili anlatımlar
  154. Hz. Süleyman ve onunla ilgili anlatımlar
  155. Hz. Musa’nın Firavun’la olan mücadelesi
  156. Hz. İsa ve annesi Meryem’in kıssaları
  157. Hz. Yusuf’un kıssası ve rüyaları yorumlaması
  158. Hz. Yakup’tan bahsedilmesi
  159. Hz. İsmail ve Hz. İshak’tan bahsedilmesi
  160. Zülkarneyn’den, Lokman’dan anlatımlar
  161. Peygamberler’in karşılaştığı sıkıntılar
  162. Bu sıkıntılara rağmen Peygamberler’in mücadelesi
  163. Peygamber’in babası veya oğlu olmanın bile kimseyi kurtarmayacağı
  164. Peygamberler’i inkar eden kavimlerin dünyada da cezalandırılmaları
  165. Anne ve babaya iyi davranmak
  166. Allah’ın yarattıklarını incelemek, düşünmek
  167. Allah’ın gökteki ve yerdeki sanatlarını araştırmak ve incelemek
  168. Leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenleri yememek
  169. Allah’ın helal ettiği rızıkları haram etmemek
  170. Günahın açığından da, gizlisinden de kaçınmak
  171. Allah’a yönelenlerle beraber olmak
  172. Parçalanıp ayrılmamak
  173. Allah’ın yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi kaynaşmış olmak
  174. Saldırgan olmamak
  175. Saldırganlarla Allah yolunda çarpışmak
  176. Saldırana saldırdığı şekil ve ölçülerde saldırmak
  177. Güzel düşünüp güzel işler yapmak
  178. Emanetleri hak edene, becerikli kişilere vermek
  179. Yönetimde danışmayı esas almak
  180. Kendi kendini hesaba çekmek
  181. Selama aynıyla ya da daha güzeliyle karşılık vermek
  182. Sapkın kişilerden gelen haberi incelemeye tabi tutmak
  183. İman edenlerin arasındaki çekişmeleri gidermek
  184. İman edenlerin kardeşliği
  185. Dinde fırkalara (mezheplere) bölünmemek
  186. Dinde baskı, zorlama olmadığı
  187. Tanıklığı gizlememek
  188. Gevşememek, inananların üstün olduğunu bilmek
  189. Mal ve çocukların Allah’ı anmada engel olmaması
  190. Gerçek hayatın ahiret hayatı olması
  191. Anne rahminde geçirilen evrelere dikkat çekilmesi
  192. Matematiğe, her şeyde bir ölçü olduğuna dikkat çekilmesi
  193. Zamanın izafiliğinin anlatımı
  194. Uzayın genişlediğinin anlatımı
  195. Güneşin, dünyanın, ayın hareket ettiği
  196. İki ayrı suyun birleşmesine rağmen suların karışmaması
  197. Rüzgarların aşılayıcı özelliğinin belirtilmesi
  198. Yeryüzündeki çatlaklara (fay hatlarına) dikkat çekilmesi
  199. Göğün korunmuş bir tavan gibi olması
  200. Bu dünyanın sonunun geleceğinin ve o andaki bazı manzaraların anlatımı
Kurandaki Din . com 'dan alıntıdır.

37/40 : Dine İlavelerin Listesi


bit.ly/dine-ilavelerin-listesi

Kitabımızın buraya kadar olan kısmında dine yapılan birçok ilaveyi nedenleri, nasılları gibi ayrıntılarıyla işledik. Kitabımızın bu bölümünde ise “Dine yapılan ilaveler nelerdir” sorusuna karşılık olarak 200 tane örnek ilaveyi açıklamasız olarak veriyoruz. Bu ilavelerin bir kısmını detaylı bir biçimde daha önce gördük. Bu listedeki örnek 200 tane ilaveyi görünce dinimize yapılan ilavelerin boyutunu daha da iyi anlayacağız. Dine yapılan ilaveler, şu ya da bu kesim tarafından veya halktaki batıl inançlar yüzünden “din” sanılmış veya “din” olarak gösterilmiştir. Bu ilavelerin birçoğu, toplum hayatını zorlaştırıcı mantıksız ilavelerdir. Fakat bu ilavelerin arasında topluma, sağlığa yararlı ifadeler de olabilir. Örneğin dişleri misvakla temizlemek sağlık açısından çok yararlı bir uygulama olabilir. Fakat Kuran’da olmayan bir şeyi (bu örnekte misvağı) bir sevap kaynağı, dinin makbul tuttuğu bir ibadet gibi göstermek de hatadır. Bu yüzden bu listede gördüğünüz her şeyin yapılmaması gerektiğini sanmayın. Kişiler misvak kullanabilir, cübbe giyebilir, karides yemeyebilir; yeter ki bunların dinle bir ilgisi olduğunu iddia etmesinler. Kuran din adına her türlü detayı verir. Bunun dışında dine yapılan her ilave din açısından bir hatadır. Kendimizce sağlığa yararlı birçok uygulama sayabiliriz. Fakat bunları din yapmaya kalkarsak, o zaman dine kendisinde olmayan ilaveler yapıp dini dejenere etmiş oluruz.

Kuran dinin tek kaynağıdır. “Yalnız ve yalnız Kuran” diye, niye ısrarla tekrarladığımızı, dine ilavelerin bir kısmını kapsayan 200 örnekli bu listeyi okuyunca daha da iyi anlayacağız. Dine bunlar dışındaki ilaveleri bulmada yöntemimiz bellidir. Kuran’dan delillendirilmeyip sünnet, sevap, günah, mekruh, haram tipi izahlarla dinle ilişkilendirilmeye çalışılan her şey ilavedir. Şimdi listemizi görelim:





BUNLAR KURAN’DA = DİN’DE YOK


  1. Kuran’ın tek başına yetersiz olduğu iddiası
  2. Hadislerin dinin kaynağı olması
  3. Mezhep alimlerinin fetvalarıyla helal ve haram belirlenmesi
  4. Mezhep çıkarımlarına göre Kuran’dan ayet iptal etmek
  5. Mezhepleri dine eşitlemek, mezhep bağımlılığını farzlaştırmak
  6. Kuran’ı musiki kitabı gibi anlamadan okumak
  7. Kuran’ı ölüler için okunan bir kitaba çevirmek
  8. Peygamber’in hadislerle Kuran dışı hükümler, farzlar, haramlar oluşturduğu iddiası
  9. Tüm canlıların Peygamberimiz sayesinde yaratılmış olması
  10. Peygamberler’i yarıştırma, Peygamberimiz’i en üstün Peygamber ilan etmek
  11. Peygamberimiz’in, Peygamberlik öncesi hayatını bile taklide kalkmak
  12. “Kuran eksiktir, detaylar başka kitaplardadır” demek
  13. Bazı kimseleri evliya kabul edip Cennetlik ilan etmek ve mezarlarında dinin özüne aykırı saygı gösterileri yapmak
  14. Tarikat şeyhlerini ilahlaştırmak
  15. Tarikatlardaki rabıta gibi uygulamalar
  16. Bir tek Sunniler’in veya bir tek Şiiler’in Cennetlik olduğunu iddia etmek
  17. Yahudi ve Hıristiyanlar’ın hepsini Cehennemlik ilan etmek
  18. Dine Arap geleneklerini sokmak
  19. Şahsi görüşlerine uydurmak için dini, reformla değiştirmeye kalkışmak
  20. “Peygamber’in sünneti” başlığıyla, hayatın her alanıyla ilgili dinsel ritüeller oluşturmak
  21. Çoğunluğun her zaman doğru olduğunu savunmak
  22. Mezheplerin tarihsel sürecini mezheplerin doğruluğuna delil saymak
  23. Hanefilik diye bir mezhep
  24. Şafilik diye bir mezhep
  25. Hanbelilik diye bir mezhep
  26. Malikilik diye bir mezhep
  27. Caferilik diye bir mezhep
  28. Maturudiye, Eşariye veya itikadi herhangi bir mezhebin taklitçiliği, eleştirilmezliği
  29. Kuran’ın yaratılmadığı, ezeli olduğu iddiası
  30. Mezhep değiştirenlere sopa veya herhangi bir ceza öngörmek
  31. Aklı inkar etmek, taklitçiliği üstün tutmak
  32. Bilim düşmanlığı
  33. Sanat düşmanlığı
  34. Buhari diye bir hadis kitabına Kuran gibi uymak
  35. Müslim diye bir hadis kitabına Kuran gibi uymak
  36. Kütübü Sitte veya başka hadis kitaplarına Kuran gibi uymak
  37. Peygamberimiz’in dışındaki herhangi bir kişinin kutsallığının mutlak olduğuna dair iddialar
  38. Sahabelerin (Peygamberimiz’i gören herhangi bir Müslüman) hangisine uyarsak uyalım doğruya erişeceğimiz iddiası
  39. Başörtüsü takmak
  40. Peçe takmak
  41. Haremlik,selamlık uygulaması
  42. Kadının tek başına seyahat edememesi
  43. Kadının, erkeğin tüm vücudu irinle dahi kaplı olsa, o vücudu yalayarak temizlese, yine de erkeğin hakkını ödeyemeyeceği düşüncesi
  44. Allah’tan başkasına secde edilseydi, kadının kocasına secde etmesinin gerekeceği iddiası
  45. Kadının yönetici, devlet başkanı olamayacağı
  46. Kadının yöneticileri seçme hakkının olmadığı
  47. Kadının sesinin erkek tarafından duyulmaması gerektiği
  48. Kadının Cuma namazını kılmaması
  49. Kadının aybaşılıyken namaz kılmaması, oruç tutmaması, Kuran okumaması, camiye girmemesi
  50. Kadınları çarşaf, pardesü gibi üniformalarla örtmek
  51. Kadınla erkeğin el sıkışma yasağı
  52. Kadının kalktığı yere soğumadan oturulamayacağı
  53. Kadının kapalı bir yerde, erkekle baş başa kalmasının haram olması
  54. Kadının, köpek ve domuzla beraber namazı bozan unsurlardan olması
  55. Kadınların çoğunun Cehennemlik olması
  56. Kadınların şerli olması
  57. Kadınların eksik akıllı olması
  58. Kadınlara evde hapisvari hayat yaşatmak
  59. Kadınların kocası dışında erkeklerin duyacağı koku sıkmasının haram olduğu
  60. Kadınların kaş aldırmasının veya makyaj yapmasının haram olduğu
  61. Kadının kocasına her işte itaatinin farzlaştırılması
  62. Kadının kocasının cinsel çağrısına her seferinde cevap vermesinin mecburi olması
  63. Şahitlikte, “bir erkek eşittir iki kadın” ilkesinin uygulanması
  64. Kadının ailesinden izin almadan evlenmesinin yasaklanması
  65. Zina edenin taşlanarak öldürülmesi
  66. Zina ayetinin bir keçinin yemesiyle yok olduğu iddiası
  67. Maymunların bile zina edenleri öldürdüğüne dair izahlar
  68. Erkeklerin altın takmasının haram olması
  69. Erkeklerin ipekli giysiler giymesinin haram olması
  70. Yemekte altın, gümüş takımların kullanılmasının yasak oluşu
  71. Heykel yasağı
  72. Resim yasağı
  73. Satrancın yasak oluşu
  74. Müzik enstrümanları ve müzik dinleme ile ilgili yasaklar
  75. Midye, karides gibi deniz ürünlerinin haramlaştırılması
  76. At, eşek, vahşi hayvan etlerinin haramlaştırılması
  77. Böbrek ve koç yumurtasının mekruh sınıfına sokulup, yenmesinin çirkin gösterilmesi
  78. Sigaranın mekruh olması veya haramlaştırılması
  79. Mekruh diye haramlardan ayrı yasaklar listesi ve belli oranda mekruhların harama eşit olacağı izahı
  80. Cinsel ilişkinin örtü altında olmasının gerekliliği
  81. Eşlerin cinsel ilişki esnasında bile birbirlerinin cinsel organlarına bakamayacağı
  82. Mastürbasyonun yasaklanması
  83. Doğum kontrolünün yasaklanması
  84. Yıkanırken bile kişinin cinsel organının açıkta olmaması gerektiği, meleklerden utanması gerektiği, peştemalle yıkanmak gerektiği
  85. Erkeklerin sünnet olması
  86. Kadınların sünnet olması
  87. Sakal bırakmanın sevaplığı
  88. Sakal kesmenin haram olması
  89. Saçları ortadan ayırmada sünnet sevabı arama
  90. Saçları yağlamanın sevaplığı
  91. Saçlara, sakala kına yakmanın sevaplığı
  92. Erkeklerin sürme çekmesinin sevaplığı
  93. Yüzükoyun yatmanın yasaklanması
  94. Yer yatağında yatmak
  95. Sağ ayakla evden çıkmak, eve girmek, yatağa girmek
  96. Sol ayakla tuvalet gibi pis yerlere girmek
  97. Tuvalet temizliğinin suyla olmasını farzlaştırmak
  98. Oturarak küçük tuvalet yapmak
  99. Tuvaletin kıbleye karşı yapılmasının haram olması
  100. Sol elle yenenleri şeytanın yemesi
  101. Sarık sarmak
  102. Misvak kullanmak
  103. Cübbe giymek
  104. Entari giymek
  105. Şalvar giymek
  106. Beyaz, yeşil, siyah renkli giysilerde sevap aramak
  107. Sarı, kırmızı renkler giymemek
  108. Hurma, kabak gibi yiyeceklerde sünnet sevabı aramak
  109. Yemeği yer sofrasında yemek
  110. Yemeği aynı kaptan yemek
  111. Elle, üç parmakla yemek
  112. Suyu üç yudumda içmek
  113. Suyu oturarak içmek
  114. Yemeğin bitiminde parmakları yalayarak temizlemede sünnet sevabı aramak
  115. Alkollü koku sürmemek
  116. Kolonya kullanmamak
  117. Kara köpekleri öldürmek
  118. Köpekleri eve sokmayı yasaklamak
  119. Geceleri aynaları kapamak
  120. Kuran’la veya Kuran’sız büyü yapmak
  121. Muska yazmak, taşımak
  122. Kuran’ı üfürük kitabı gibi kullanmak
  123. Islık çalmanın şeytan işi olması
  124. Tahtaya vurmaktan, nazar boncuğundan hayır beklemek
  125. Falcıları, cincileri dindar hoca sanmak
  126. Kurşun dökmek veya merdiven altından geçmemek
  127. Kara kediyi, kara köpeği uğursuz saymak,
  128. Çamaşırı belli günlerde yıkamanın, cinsel ilişkiye belli günlerde girmenin gerekliliğini iddia etmek
  129. Mevlit
  130. Ölünün ., ., . günlerinde törenler yapmak
  131. Kabir azabı ile ilgili hikayeler, kabir azabının kendisi
  132. Sırat köprüsünün kıldan ince olduğu, kesilen kurban üzerinde sıratın geçileceği izahları
  133. Üzerine idrar sıçratanın en çok kabir azabı çekecek kişi olması
  134. Ölünün yerine oruç tutmak
  135. Ölünün yerine Hacca gitmek veya birisini göndermek
  136. Ölünün arkasından ağlayınca ölüye azap olması
  137. Kıyametin saati hakkında açıklamalar
  138. Mehdi
  139. Deccal
  140. Dabbenin fil kulaklı, hınzır gözlü, öküz başlı olduğu
  141. İsa’nın yeniden yeryüzüne geleceği
  142. Yecuc ve Mecuc’un Türkler olması
  143. Irkçılık, Arap ırkını veya dilini üstün görmek
  144. Yecuc ve Mecuc’un yerin altında bir karışlık adamlar olması
  145. Evrenin sonunda Güneş’in batıdan doğacağı
  146. Kuran’da belirtilmeyen namaz vakitlerini farzlaştırmak
  147. Namazın yalnız Arapça kılınması gerektiğini iddia etmek
  148. Namazı kadının kıldıramaması
  149. Rüku ve secdede hep aynı şeyleri söylemenin gerekliliği
  150. Fatiha Suresi’ni her rekatta okumayı farzlaştırmak
  151. Önünden birinin geçmesiyle namazın bozulacağı
  152. Namazın farzı, sünneti, vacibi gibi ayrımlar listesindeki birçok detay
  153. Namazda el bağlama şeklini, ayakların kaç santim aralıklarla duracağını belirlemek
  154. Orucu kasten bozanın iki ay kesintisiz oruç tutması gerektiğini söylemek
  155. Teravih namazı, bayram namazı
  156. Haccı birkaç güne sıkıştırıp insanları perişan etmek
  157. Hacda şeytan taşlamak
  158. Kurban bayramında kurban kesmek
  159. Belli haramların Hacdan sonra başladığı veya haramlık derecesinin arttığı düşüncesi
  160. Zemzem suyunda, okunmuş şeker, tuz gibi maddelerde sevap aramak
  161. Zekata /’lık evrensel bir ölçü getirmek ve zekatın ancak para elde bir sene durursa farz olduğu iddiası
  162. Deveye, koyuna veya tarım ürünlerinin her birine farklı ve evrensel zekat ölçüleri getirme
  163. Abdesti, tuvaleti yapma dışında başka şeylerin de bozduğu iddiası
  164. Boy abdestini cinsel ilişki dışında başka şeylerin bozduğu iddiası
  165. Abdestin sırasını farzlaştırma
  166. Abdestte ve boy abdestinde ağız burun çalkalamayı farzlaştırma
  167. Namazda gülmenin abdesti bozduğu
  168. Boy abdestinde önce sağ, sonra sol tarafa üçer defa su dökmek gibi teferruatlarda sevap aramak
  169. Abdestin veya boy abdestinin, namaz dışında Kuran okumak için de mecbur tutulması
  170. Boy abdestsiz atılan her adımın günah olması
  171. Diş dolgusu olanların abdest ve boy abdestinin geçersiz olması
  172. Dövmesi olanların abdestinin ve boy abdestinin geçersiz olması
  173. Deprem ve selde ölenlerin şehit olması
  174. Karın ağrısından ölenlerin şehit olması
  175. Dünya’nın öküz ve balık üstünde olduğu
  176. Depremin bu balığın sallanması sonucu olduğu
  177. Ay’a gidilemeyeceği iddiası
  178. Güneş’in batışının, Güneş’in secde etmek için kaybolması olarak açıklanması
  179. Güneş batarken namaz kılmamak gerektiği
  180. Boğa, aslan, kartal suretinde meleklerin var olduğu iddiası
  181. Cebrail’in kanadına ilişkin açıklamalar
  182. Allah’ın Cennet’te baldırını açması
  183. Allah’ın Peygamber’in sırtına dokunması
  184. Allah’ın özel günlerde yeryüzüne inip, insanlarla tokalaşması
  185. Allah’ın Peygamber’in pazarlığı sonucu namazı elli vakitten, beş vakite indirmeye razı olduğu
  186. Halifelik müessesesi
  187. Saltanat, halkın siyasi otoriteye kullaştırılması
  188. Cami imamı, müezzini gibi sınıflar
  189. Arap dilini Cennet dili, harflerini Cennet harfi diyerek kutsallaştırmak
  190. Darül harp iddiasıyla kendi dışındakilere şiddeti meşrulaştırmak
  191. Darül harp iddiasıyla kendi dışındakileri soymak, haklarını çiğnemek
  192. Namaz kılmayanı öldürmek veya dövmek
  193. Orucu zorla tutturma, tutmayanı dövme
  194. Makyajlı veya açık kadınları dövmek
  195. Araba kullanan veya tek başına seyahat eden kadınları engellemek
  196. Müslümanlığı bırakanları öldürmek
  197. Sırf ganimet için fetihlere kalkışmak
  198. İçki içenleri dövmek
  199. Baskıyla dini yaymak
  200. Baskıyla dini yaşatmak
Kurandaki Din . com 'dan alıntıdır.

36/40 : Kuran'da İnanç Konuları: "Namaz, Zekat, Oruç, Hac"


bit.ly/kuranda-inanc-konulari-namaz-zekat-oruc-hac


KURAN’DA İNANÇ KONULARI


Allah’ın varlığı, birliği, merhameti, sonsuz kudreti, ahireti yaratması gibi en temel konularda Kuran’ın anlattığı dinle, bilinen büyük mezhepler ters düşmemişlerdir. İslam’ın bu en temel noktalarındaki ortak inanç, tüm olumsuzlukların yanında çok güzel bir noktadır. (Bazı çok sapkın, çok az taraftar bulmuş, örneğin Hz. Ali’yi ilahlaştırmış veya şeyhinin içine Allah’ın girdiğini iddia etmiş sapkın mezhepleri saymıyoruz.) Fakat “Allah’ın tek hüküm koyucu olduğu” konusunda, Kuran’ın anlattığı dinle mezhepler arasında büyük bir fark vardır. Kuran’a göre tek hüküm koyucu Allah’tır. Allah’ın hükümlerinin toplandığı Kuran, Allah’ın dininin bütününü oluşturur. Mezhepler ise önce Peygamber’i Allah’ın yanında din oluşturucu gibi göstermişler, daha sonra sahabeleri, daha sonra mezheplerinin imamlarını, daha sonra ise kimi şeyhleri ve sözde din alimlerini dinin kaynağı olarak göstermişlerdir. Haramlarda, farzlarda, sevaplarda bu kaynaklara atıflar yaparak Kuran dışında bir din oluşturmuşlardır. Bu tablo, uygulamalar açısından bir sorun oluşturduğu kadar inanç açısından da bir sorun oluşturmaktadır. Kimi mezhep imamlarının kanaati (içtihat) ile vardığı bir sonuç; farz veya haram ilan edilmekte ve bu karar, Allah’ın kitabından çıkan bir farza veya harama denk tutulmaktadır. Yani mezhep imamları, evrensel dini hükümler koyma hususunda, Allah ile aynı seviyeye konmaktadır ki bu, inanç açısından da sakıncalıdır. Örneğin Allah domuz eti yemeyi, zinayı, adam öldürmeyi Kuran ile haram kılar; mezhep imamları ise kendi kanaatleri ve hadis yorumları sonucu midye yemeyi, heykel yapmayı, erkeklerin altın takmasını da haram ilan etmişlerdir. (Bu hükümlerin bir kısmı “hadis” kaynakları kullanılarak verilmiştir, fakat bu hadisleri yorumlayan, onay veren yine mezhep imamlarıdır.) Dinimizde Allah’ın tekelinde olan haram kılma yetkisi, böylece başkalarıyla paylaştırılmıştır. Allah dışında herhangi bir insanın (her kim olursa olsun) kanaatinin, içtihadının evrensel dini hükümlerle eşitlenmesi sonucunu veren bu bakış açısı da onarılmalı, bu bakış açısının sahipleri tövbe etmelidirler.

İnanç konularındaki en büyük sorunlardan biri “Kuran yaratılmış mıdır, yoksa Kuran daima var mıydı?” sorusunun tartışılması sırasında görülmüştür. Bu sorunun tartışılması sırasında Kuran’ın yaratılmış (mahluk) olduğunu söyleyen bir grupla, Kuran’ın yaratılmamış olduğunu söyleyen bir grup oluşmuş ve her iki grup da birbirini kafirlikle itham etmişlerdir. Karşı grubun dinsiz olup öldürülmesi gerektiğine dair izahlar ve tartışmalar ile rezalet devam etmiştir. Kuran hakkındaki bu tartışma İslam tarihinin en büyük kavgalarından, çatışmalarından birisi olmuştur. En büyük mezhep olan ve dört mezhebi de kaplayan Sunnilik’te Kuran’ın yaratılmamış olduğu sonucuna varılmıştır. Buna Mutezileler ve Şiiler şiddetle karşı çıkmışlardır. İlginçtir ki dinin tek kaynağı olan Kuran’ı, dinin yüzlerce kaynağından birine çeviren, “Bir keçi ayetleri yedi” deyip Kuran’ı nesh ettiren (hükmünü iptal ettiren) Ehli Sünnet’te, diğer yandan Allah’a mahsus olan “ezeli olma, başlangıçsız olma” gibi sıfatları Kuran’a verilmiş, bu mezhepin savunucuları hatalı yaklaşımlarını bu noktada da göstermişlerdir.

İnançla ilgili konularda, dine ilaveler yaparak Allah’ın tam dinini tamamlamaya kalkanlar, gereksiz konularda gereksiz izahlar yapmışlardır. Kuran Allah’ın bağışlayıcı olduğunu, merhamet sahibi olduğunu söyler. Allah’ın merhameti, bağışlayıcılığı gibi sıfatlarının Allah ile beraber her zaman mı var olduğu, yoksa bu sıfatların sonradan mı oluştuğu bahsedilen gereksiz tartışmalara örnektir.

Aslında bu şekilde bir tartışmaya gerek yoktur ve Kuran’da olmayan bu husustaki felsefi yaklaşımlarını, dinin en temel inançları arasına sokmaya kalkanlar, bizce hata etmişlerdir. Eğer gerekse idi, Allah bu konularda gerekli izahları yapardı. Gereksiz izahların örnekleri “kader” konusunda da görülür. Tahminimiz bu izahların da temelinde; zamanı yaratan Allah’ı, adeta zamana bağımlıymış gibi düşünüp, “kader” konusunu ve diğer birçok konuyu öyle çözmeye çalışmak yatmaktadır. Kuran’ın açıklamadığı konularda kendi görüşünü, “evrensel dini hakikatler” olarak sunmanın sonucu bu konuda da hüsran olmuştur.

Hadislerde geçen, Allah’ın kudretini eksik gösterecek izahlar da mezhepler açısından sorun teşkil etmiştir. Neyse ki mezhepler bu izahları çeşitli yorumlarla, çekiştirmelerle yok etmişlerdir. Bu mezheplere uyan halkın büyük bir kesiminin ise bu hadislerden haberi bile yoktur. Buhari’de geçen “Allah’ın parmağının soğukluğunu Peygamber’in sırtında hissettiği” hadisi ile “Allah’ın baldırını açıp cenneti aydınlattığı” hadisi bunlara örnektir. En doğru hadis kitabı denilen kitapta geçen bu hadisler ve diğer hadis kitaplarındaki benzerleri, Kuran’ın anlattığı din ile çelişmekte ve inanç açısından önemli sorunlara yol açmakta; Turan Dursun ve İlhan Arsel gibi din düşmanlarına malzeme oluşturmaktadırlar.

Kuran’da yer almayan “kabir azabı”nın dine sokulması, Kuran dışındaki “Cennet ve Cehennem tasvirleri”nin dinin bir parçası kabul edilmesi de ahiret inancı açısından sapmadır. Bazıları, Kuran’ın yüzlerce ayetinde ahiret hayatı anlatılmasına karşın, bir kez bile bahsedilmemesine rağmen kabirde sorgunun, azabın ve ödüllerin olacağını dine sokmuşlardır. Üstelik ahiretle ilgili anlatımlarda; ölümden sonra doğrudan ahiret hayatının başlatılması ve dünyada çok az kalındığının zannedilmesiyle ilgili ifadeler; kabirde sorgu, azap veya mükafat olduğu izahlarıyla çelişmektedir. Buna karşın kabirde bir hayat olduğunu iddia edenler, 40-Mümin Suresi 45 ve 46. ayetlerde belirtilen Firavun kavminin “sabah akşam” ateşe sunulmasından, ahirette “akşam” olmadığını, kısaca bu ayetlerin “kabir hayatı”nı desteklediğini söylemişlerdir. Oysa bu ayette kabir hayatından bir bahis olmadığı gibi, ahiret hayatından bahsedildiği açık olan 19-Meryem Suresi 62. ayette de ahirette rızıkların “sabah akşam” verildiği vurgulanır. Zamanın izafiliğiyle ilgili durumu anlayamayanların, erken ölenlerin binlerce yıl beklemesini anlayamamaları neticesinde kabirle ilgili uydurmaları ürettikleri kanaatindeyiz.

Kuran ile Ehli Sünnetin ve Şiiliğin; cennetin, cehennemin varlığı ve buradaki nimetlerin tükenmezliği konusunda bir ayrılığı yoktur, bu sevindirici bir durumdur. Fakat Kuran dışı ahiret anlatımlarını ve kabir azabı hikayelerini de çöpe atmak ve Kuran’la doğruyu bulmak zorundayız. Çünkü gördüğümüz gibi ne zaman insanlar, Kuran’da anlatılan dine, yani Allah’ın dinine, kendi görüşlerinin ürünü olan mezheplerle ve hadislerle ilaveler yapmaya kalkışmışlarsa, sonu hep felaket olmuştur.





KURAN’DAKİ NAMAZ VE ÜMMETİN SÜNNETİ


Kuran’daki namazın anlaşılması Kuran temelli bir İslamiyet açısından büyük bir öneme sahiptir. Kuran’a dayalı bir dini anlayışın yüzlerce konuda daha tutarlı, daha mantıklı ve daha yaşanır olduğunu görüp mezhepçi anlayışı kurtarmak isteyen birçok kişi, kurtuluşunu namaz konusuyla ilgili bir çıkışta aramaktadır (Sanki bu konu, diğer hususları hasır altı edebilirmiş gibi). Kuran’ı dinin kaynağı olarak yetersiz gören bir mezhepçi yaklaşımı benimseyenler; “Sırf Kuran’dan dini anlarsak, namazı nasıl kılacağız? Namazı sırf Kuran’a bakarak kılamayız. Demek ki Kuran dışı kaynaklar lazım…” diyerek mezheplerini kurtarmaya çalışmaktadırlar. Mezhepçilerin bu yaklaşım tarzı bile dini anlamadıklarının bir delilidir. Yapılması gereken, dinin kaynağını belirleyerek; dini ona göre anlamak ve uygulamaktır. Dinin kaynağı belli olduktan sonra dinin kaynağını önümüze alıp namazı, orucu, ahlakı ve din adına her şeyi bu kaynaktan anlamamız gerekir. Yani namaz da dinin kaynağından anlaşılacaktır. Dinin kaynağı, kafada önceden belirlenmiş fikirlere göre, örneğin namaz fikrine göre belirlenmeyecektir. Kuran ile namaz adına bilinenler arasında fark varsa; çözüm dinin kaynağını değiştirmek değil, namaz adına bildiklerimizi düzeltmektir.

Yanlış anlamalara sebep olmamak için bazı hususları belirtmekte büyük fayda görüyoruz. Bu düzeltmede, eğer mevcut uygulamalarda namazların kılınmasında düzeni sağlayan, ümmetin toplu ibadetlerine kolaylık getiren yaklaşımlar varsa veya belli vakitte kılınması bir mecburiyet olmamasına rağmen ümmetin daha çok Allah’ı anması gibi Kurani bir ideale hizmet eden ibadetler varsa; “ümmetimizin bu sünnetleri”ni muhafazada elbette fayda vardır. Örneğin imamın namaza “Allahuekber” diye ellerini kaldırarak sesli başlamasını gören namaza başlandığını anlar ve ona göre hareket eder; namazlarda bu düzen getirici unsurun faydalarını gözlemleyebiliriz. Hz. Ömer döneminden sonra bugünkü formda (20 rekat olarak) kılınmaya başlandığı söylenen teravih namazları, Ramazan’da Allah’ın daha çok anılması gibi Kurani bir ideale hizmet eder. (Teravih namazının farz olduğu iddia edilmemiştir ama biz Kuran’da olmamasına rağmen farz olduğu iddia edilen namazlar için de teravih namazı için düşündüğümüzün aynısını düşündüğümüzü belirtmeliyiz.) Bunların Kuran’ın evrensel hükümleri arasında olmadığının farkında olmak, bu tip uygulamaları terk etme özgürlüğünün olduğunu bilmek önemlidir; fakat düzene veya Allah’ın çok anılmasına yarayan İslam coğrafyasında yaygınlaşmış bu tarzdaki “ümmetin sünnetleri”ni değiştirmeye kalkmak bize göre abesle iştigaldir.

Diğer yandan “ümmetin sünnetleri”ni Kuran’ın eksik olduğu iddiası için delil olarak kullanmaya çalışmak da büyük bir hatadır. Bize göre sadece Kuran’da geçenlerin namazın evrensel, evrenin sonuna dek geçerli hükümleri olduğuna dair yöntem benimsenmeden namazın farzlarıyla farz olmayanını ayırt eden kesin bir yöntem ortaya konamaz, zaten konamamıştır da. Bu yüzdendir ki birbirlerine yakın metodolojiler benimsemiş mezhepler arasında bile namazların farzlarının ne olduğu gibi konularda önemli farklar vardır. Örneğin kimi mezhep Fatiha okumayı farz görürken diğeri görmez. Burada önemli olan husus Peygamber’in Fatiha’yı okuyup okumaması değildir; elbette namazda Fatiha okunabilir, fakat bunun her rekat için mecburi olup olmaması farklı bir şeydir. Peygamberimiz’in Kuran’a aykırı bir davranışı veya izahı hadislerle aktarılıyorsa bu hadislerin uydurma olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat Fatiha okumak gibi “Kuran’a uygun” bir eylemden “dinin mecburiyeti” gibi bir sonuç çıkartılırsa bu da hatalıdır. “Kuran’a uygun olma” veya “yararlı olma” ile “mecburi olma” tamamen ayrı olan, karıştırılmaması gerekli kategorilerdir. Kuran’da, Peygamberimiz’le beraber aynı dönemde yaşayan Müslümanlar’ın kendilerine farz olmayan ibadetlere katılıp Allah’ı andıklarını görüyoruz. 73-Müzemmil Suresi 20. ayette, Müslümanlar’dan bir grubun Peygamber’le gece kalkıp ibadet ettikleri anlatılır; bu ibadet farz olsa tüm Müslümanlar katılırdı. Sonuçta Peygamberimiz’in döneminde ve sonrasında Müslümanlar, özellikle namaz gibi topluca yapılan ibadetler için belli düzenlemeler oluşturmuşlar, farz olan namazlar dışında Allah’ı anmak için fazladan da namazlar kılmışlardır. Bize göre bu durumu yorumlayan hadisçi mezhepler, sadece Kuran’la farzların çıkacağı ilkesini benimsemediklerinden, gönüllü kimi uygulamaları farzlarla karıştırmışlardır. Sonuçta bu sorunun çözümü de Kuran’a gitmektedir. Bugün yapılması gereken dinimizin namazla ilgili evrensel uygulamalarını Kuran’dan anlamak, Kuran’da geçmeyip faydalı olan “ümmetin sünnetleri”ni farzlaştırmadan devam ettirmek ve Kuran’ın ifadelerine ve ruhuna aykırı uygulamalardan dinimizi kurtarmaktır.

Dinin tek kaynağı olan Kuran’ı elimize aldığımızda, Kuran’ın namaz adına gerekli tüm bilgileri içerdiğini görürüz. Kuran’da en detaylı şekilde anlatılan ibadet namazdır. Fakat bu, günümüzde namaz adına anlatılan her detayın Kuran’da geçtiği manasına gelmez. Mezheplerin teferruatlaştırıcı zihniyeti her konuya olduğu gibi namaza da elini atmış ve Kuran’da, yani dinde, olmayan teferruatlar “farz” veya “vacip” gibi başlıklarla mecburi hale çevrilmiş ve namazla ilgili kimi esneklikler yok edilmiştir. “Secdede dirseklerin yere değmemesi gerektiği” iddiası gibi kimi hususlar ise “sünnet” başlığı altında dinselleştirilmiş ve düzen için gerekenin dışında bir şekilcilik de oluşmuştur.

Kuran’da geçmeyen hususların farzlaştırılması yanlıştır, fakat bunlar yapılırsa namaz olmaz diye düşünmemeliyiz. Örneğin ileride göreceğimiz gibi namazda illaki Fatiha Suresi’ni okumak farz değildir. Fakat Kuran’ın ilk suresi olan Fatiha’yı namazda okumak tabi ki güzeldir. Yani namazda şunu yapmak “farz değildir” diye belirtmek, o hususa karşı olmak değildir. Sadece Kuran’da geçmeyen bir mecburiyetin farzlaştırılması yanlıştır. Yukarıdaki örneğimizi düşünürsek yanlış, Fatiha Suresi’ni okumak değil; Fatiha Suresi’nin her ayağa kalkışta okunmasının “farz” olduğunu söylemektir. Kitabımızın bu bölümünü ve diğer bölümlerini okurken lütfen “Bu husus Kuran’ın anlattığı namazda yoktur” diye belirttiğimiz hususlarda bu inceliğe dikkat edin. Kuran’da geçen namaz, hazırlık aşaması olan abdest ve boy abdestinden (gusül) başlayarak şöyledir:


ABDEST VE BOY ABDESTİ (GUSÜL)


Kuran’da abdest, sadece ve sadece namazın bir şartı olarak anlatılır. Ayrıca camiye girerken, Kuran okurken veya namaz dışındaki herhangi bir ibadet için abdestin ve de boy abdestinin (gusül) alınması dini bir mecburiyet değildir. Kuran’da abdest ve boy abdesti birazdan vereceğimiz iki ayette geçer. Bu iki ayet dışında Kuran’da abdest ve boy abdesti ile ilgili hiçbir ayet yoktur. Yani abdest ve boy abdestinin ne yapmamız için gerektiği, ne zaman gerektiği, su olmazsa ne yapılacağı sadece bu iki ayetten anlaşılacaktır:


Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda, yıkayınız: yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi; sıvazlayınız: başınızı ve aşık kemiklerine kadar ayaklarınızı. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Eğer hasta veya yolculukta iseniz veya biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Allah size zorluk çıkarmak istemez. Allah sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki; şükredersiniz.
5-Maide Suresi 6


Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolculuk hali müstesna- yıkanıncaya (gusül edinceye, boy abdesti alıncaya) kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculuktaysanız, biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Allah affedici, bağışlayıcıdır.
4-Nisa Suresi 43


Şimdi sorularımızı sorup bu iki ayete göre cevap verelim:


1) Abdest ve Boy Abdesti Niçin Lazımdır?


Ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki; abdest de, boy abdesti de sadece namaz için lazımdır. 5-Maide Suresi 6. ayetin başında abdestin namaz için alınması gerektiği söylenir. 4-Nisa Suresi 43. ayette de cünüp olanın yıkanmadan namaz kılamayacağı anlatılır.


2) Abdest Ne Zaman Alınır?


İki ayetin de son kısımlarına dikkat ederseniz, bize suyun gerekli olup da suyu bulamadığımız hallerde ne yapmamız gerektiği açıklanır. Suyun bize gerekli olduğunun açıklandığı hal ile abdesti neyin bozduğu da açıklanmıştır. Burada “tuvaletten gelmiş” diye çevirdiğimiz ifade bize abdestin “tuvaletten” gelince alınması gerektiğini göstermektedir. “Tuvalet” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça’sı “gait”tir. Arapça bu kelime “çukur yer” anlamında olup, “tuvalet, ayak yolu” kelimelerine karşılık gelmektedir. Yani abdestin çukur yerlere yapılanlardan sonra alınması gerekmektedir. Bunun dışında tarif edilen hiçbir şeyle, ne kanın akması, ne deve eti yenmesi abdesti bozmaz. Ayetten abdesti neyin bozduğu açıkça anlaşılmaktadır. Kişiler “tuvalette, ayak yolunda”, çukur olan yere ne yapıyorsa abdesti o bozar.


3) Boy Abdesti (Gusül) Ne Zaman Alınır?


“Abdest”in nasıl alınacağı Kuran’da tarif edilmektedir, fakat kelime olarak “abdest” Farsça’dan Türkçe’ye geçmiştir. “Boy abdesti” ifadesiyle kastedilen ise Kuran’da geçen “cünüp” olunca gerekli olan yıkanmadır. “Gusül” zaten Arapça “yıkanma” demek olduğu için “boy abdesti” yerine Türkçe “gusül” veya “gusül abdesti” diyenler olmuştur. Suyun gerekli olduğu diğer halin iki ayette de “kadınlara dokunma” olduğu söylenir. Arapça’da da Türkçe’deki gibi deyimler vardır. Türkçe’de “kadınlarla beraber olma” ifadesi “cinsel ilişkiye girme” anlamında kullanılır. “Kadınlara dokunma” ifadesi Arapça’da “cinsel ilişki” anlamına gelen bir deyimdir; Kuran boyunca bu deyimin kullanımına bakılırsa da bu anlaşılacaktır.

Yani boy abdesti kadınlarla cinsel beraberlikten sonra alınır. Zaten cünüp olunduğunda boy abdesti alındığını söylemiştik. Cünüplük, “cenb” kökünden türemiştir. Bu kelimenin kökünde “yakında olma, beraberlik” manaları vardır. Buna göre “cenabet” terimi beraberliğin en ileri seviyesi olan birleşmenin sonucuna ad olmuştur. Ayetin içinden boy abdestinin ne zaman alınması gerektiğine dair vardığımız sonucu “cünüp” kelimesinin manası da doğrulamaktadır. Cinsel bir birleşme dışında, kimi hallerde boy abdesti almanın farz, vacip (farzla sünnet arası, farza yakın uygulama) veya sünnet olması da Kuran’da yoktur. İsteyen istediği zaman, rahat ettiği zaman boy abdesti alır, fakat Kuran’dan çıkmayan bir hüküm; farz, vacip, sünnet veya herhangi başka bir başlıkla kimseye yüklenemez. 5-Maide Suresi 101. ayette “açıklanmayan her şeyin affedildiği” söylenmektedir. Bu yüzden, “Kuran’da açıklanmayan her hususta serbest olduğumuz” unutulmamalı, hiç kimse bu açıklanmayanlara ilave bir cevap aramamalıdır.


4) Abdest Nasıl Alınır?


5-Maide Suresi 6. ayetin başında abdesti nasıl almamız gerektiği anlatılır. Bu anlatımda “yıkayın” fiilinin ardından “yüz ve dirseklere kadar elleri” ifadesi geçer, “sıvazlayın” fiilinin ardından da “baş ve aşık kemiklerine kadar ayakları” ifadesi geçer. (Aşık kemikleri, ayak bileğinin iki tarafındaki çıkıntılı kemiklerdir.) Biri size “yıkayın: banyoyu ve mutfağı, silin: salonu ve antreyi” derse ne anlarsınız, antrenin yıkanması gerektiğini mi yoksa silinmesi gerektiğini mi? Herkes antrenin silinmesi gerektiğini anlar. Fakat Sunni mezheplerden olanların birçoğu ne hikmetse “sıvazlayın” fiilinden sonra geçen “ayaklar”ın; sıvanması yerine “yıkanması” gerektiğini savunmuşlardır. (Hanbeli mezhebinde, hem “sıvazlama”nın hem de “yıkanma”nın mümkün olduğu ifade edilmiştir.) O zaman “ayak” kelimesi neden “yıkayın” fiilinden sonra geçmemektedir? Ayette, “yukarıdan aşağı ne yapılması gerektiğinin söylendiğini, sıvazlamanın ara izah olduğunu ve bir tek başın sıvazlanması gerektiğini” söylemek de mümkün değildir. Çünkü ayette; önce yüz ve ellerden bahsediliyor, sonra başa çıkılıp, sonra aşağı ayaklara iniliyor. Bu yüzden ayakları aşık kemiklerine kadar sıvazlamayı “yıkayın” fiiline göndermenin hiçbir mantığı yoktur. “Ayakları yıkama mecburiyeti” uydurma hadislerle desteklenmeye çalışılmıştır.

Oysa Şiiler’deki birçok hadise göre ayaklar elle sıvazlanır. Amacımız hadisleri hadislerle çürütmek değil, fakat Kuran’ı yeterli görmeyenlerin hadiste bile keyfi davrandıklarını göstermektir.

Süleyman Ateş birçok sahabenin de ayaklarını sıvazlamayla yetindiğini belirttikten sonra ayetin Arapça’sından anlaşılanı şöyle açıklar: “Yüce Allah, abdestte vücudun iki temel uzvunun yıkanmasını emretmiştir ki; bunlar yüz ve kollardır. İki uç uzvun da sıvazlanmasını emretmiştir ki; bunlar da baş ve ayaklardır. Yıkayınız fiilinden sonra iki tümleç getirmiştir. Bunlar yüz ve ellerdir. Demek ki yüz ve eller yıkanacaktır. Sıvazlayınız fiilinden sonra da iki tümleç getirmiştir, bunlar da baş ile ayaklardır. Demek ki bunlar da sıvazlanacak uzuvlardır. Ayette bu manayı son derece güçlendiren ince bir nokta vardır. Kuran-ı Kerim’de her kelime birbiriyle son derece uyumlu ve mütenasiptir. Şimdi yıkayınız fiilinden sonra gelen iki tümleçten ilki nasıl tek bir uzvu, ikincisi iki uzvu (yani iki eli) gösteriyorsa, sıvazlayınız fiilinden sonra gelen iki tümleçten de birincisi bir tek uzvu, ikincisi iki uzvu (iki ayağı) göstermektedir.” (Süleyman Ateş, Kuran Ansiklopedisi, 1. cilt, Abdest bahsi).

Kısacası abdestte yüz ve dirseklere kadar eller yıkanır, baş ve aşık kemiklerine kadar ayaklar sıvazlanır, bunların haricinde bir şey gerekmez. İsteyen ağzını ve burnunu çalkalar, üç parmakla ensesini sıvazlar, ayaklarını topuklarıyla birlikte yıkar, her uzvunu yıkayışta Arapça dualar okur. Fakat bunları yapan bilsin ki bunlar abdestin mecburiyetleri değildir. Abdesti Allah, Kuran’da açıklamıştır ve bunlar Kuran’daki açıklamalarda yoktur.


5) Boy Abdesti Nasıl Alınır?


Boy abdestinin cünüp iken alınması gerektiğini daha önce söylemiştik. Cünüpken ne yapmamız gerektiği iki kelime ile anlatılır. 5-Maide Suresi’nde “tahare” kelimesi “temizlenmek”, 4-Nisa Suresi’ndeki “gasale” fiili “yıkanmak” demektir. Boy abdesti için “Şuradan şuraya kadar yıkanın, ağzınızı ve burnunuzu üçer kez çalkalayın, toplu iğne başı kadar kuru yer bırakmayın, sağ omzunuzdan başlayarak üçer kez su dökün” şeklinde ifadeler geçmez. Böyle sınırlamalar olmadığından “gasale” kelimesinden sadece “yıkanmak” anlaşılır.

“Tahare” ifadesi ile de bu yıkanma işleminde kirlerden arınmanın önemi anlaşılır. Bir anne beş yaşındaki çocuğuna “Yıkan” derse, o çocuk bunu anlayıp yıkanır. Oysa koskoca adamlara “Yıkan” deniyor, fakat onlar “Nasıl yıkanacağım? Toplu iğne başı kadar kuru yer kalırsa ne olur? Önce hangi omuzuma su dökeceğim?” gibi gereksiz sorular sorup, Kuran’ın anlaşılmaz olduğunu sanıyorlar. Üstelik bu anlamamanın kendi anlayışsızlıklarından kaynaklandığını da anlamıyorlar. Bir de Kuran’da anlatılan dini eksik zannedip, bu garip soruların açıklandığı kitapları dinin tam ve eksiksiz kaynağıymış gibi rehber ediniyorlar.


6) Su Bulunamazsa Ne Yapılır?


Normalde bir insanın su bulamama ihtimali çok azdır. Kuran’ın bu durumu açıklaması bile Kuran’ın gereğinde nasıl tüm detayları verdiğinin bir delilidir. Bu durumda, kişi, suyun eksikliğini temiz bir toprağa teyemmüm ederek giderir; namazı terk etmek diye bir şey söz konusu olmaz. Temiz toprağa eller sürülerek yıkanamayan yüz ve eller sıvazlanır. Böylece namaza hazırlık suyun olmadığı zaman da sağlanmış olur.

Her iki ayetin de sonunda geçen Allah’ın bize güçlük çıkarmak istemediğine, bağışlayıcılığına, affediciliğine dair ifadeleri abdesti ve boy abdestini bir sürü gereksiz detaylara boğanlar lütfen tekrar okusunlar.


KIBLEYE DÖNMEK


2-Bakara Suresi 144, 149 ve 150. ayetlerde Müslümanlar’ın nerede olursa olsunlar Mescidi Haram’a; Kabe’nin olduğu yöne dönmeleri gerektiği söylenir. Bu, namaza düzen de veren bir uygulamadır. Özellikle toplu kılınan namazlar bu sayede daha düzgün ve düzenli olur. 2-Bakara Suresi 115. ayette; nereye dönersek dönelim Allah’ın orada olduğu söylenerek, Kabe’ye dönmeye yanlış manalar yüklenilmesi, Mescidi Haram ve çevresinin putlaştırılması önlenir. Mevcut camiler Bakara Suresi’nin ayetlerine binaen Mescidi Haram’a doğru yapılmıştır. Müslümanlar kıldıkları namazı Mescidi Haram’a dönerek kılmaktadırlar. Müslümanlar kıbleyi biliyorlarsa (Mescidi Haram yönünü) oraya dönüp namazı kılar. Eğer yönü bulamazlarsa, Allah’ın her yerde olduğunu bilip, tahmini bir yöne dönerek namaz ibadetlerine devam ederler (2-Bakara Suresi 115).


NAMAZDA KIYAFET VE TEMİZLİK


Kuran’da namaz için özel bir kıyafet geçmez. Tek başına namaz kılan namazını istediği gibi kılar. Namazın toplu kılındığı yerlere gidenin güzel, düzgün kıyafetle gitmesi iyidir (Bakınız 7-Araf Suresi 31). 7-Araf Suresi 26. ayette; insanların avret yerlerini örtecek giyim tarzı olduğu gibi güzellik ve süs kazandıracak giyim tarzı da olduğu söylenir. Bundan beş ayet sonra 7-Araf Suresi 31’de mescit yanında (namaz kılınan bölgede) süslenmeden bahsedilir. Başörtüsü diye bir kıyafetin farz olmadığını kitabın 22. Bölüm’ünde, kitabın diğer kısımlarında ise erkeğin baldırını örtmesinin gerekmediğini gördük. Normalde olmayan bu zorunluluklar namaz kılarken de yoktur. Çünkü Kuran’da namaz kıyafeti diye özel bir kıyafet tarif edilmez. 2-Bakara Suresi 125 ve 22-Hac Suresi 26. ayetlerden namaz kılınacak bölgenin temizlenmesinin ve temiz tutulmasının önemi anlaşılır. Ayrıca 74-Müdessir Suresi 3. ve 4. ayetlerden elbisenin temiz olmasının ve pislikten kaçınmanın önemi anlaşılır; namaz dışında da geçerli olan bu ilkeler elbette namazı da kapsar.


NAMAZ VAKİTLERİ


Kuran’da namazın, vakitleri belirlenmiş bir farz olduğu geçer (4-Nisa Suresi 103). Korku zamanında bile namaz kılınmasını açıklayan Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini de eksiksiz olarak açıklamıştır. Dikkat edin, namaz vakitlerinin açıklanmasından kastımız, farz olan namazların açıklanmasıdır. Namaz övülmüş bir ibadettir. Allah’a yönelmenin, Allah’ı hatırlamanın bir şeklidir. Bu yönüyle namaz her an kılınabilen, her an yerine getirilebilen bir ibadettir. Fakat her kılınan namaz, farz namaz değildir. Örneğin gece yarısı fazladan namaz kılınabilir, fakat bu gece yarısı kılınan namazın farz olduğunu göstermez. Peygamber de, Peygamber’in yakınları da şüphesiz birçok kereler namaz kılmışlardır. Kuran’ın tek kaynak olduğu ilkesini benimsemeyen mezhepler bu namazların kimisini farz, kimisini vacip, kimisini sünnet ilan etmişler; Kuran’dan dini anlamak yerine, Peygamber yakınlarının hareketlerini kendilerince yorumlayarak mezhepler oluşturmuşlardır. Sunni mezhepler sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı diye beş vakit namazı farz kılmışlardır. Şiiler üç vakit namazı farz kılıp bu üç vakitte beş vakit namazı birleştirdiklerini söylerler. Daha eski zamanlardaki Hariciler’in iki veya üç vakit kıldıklarına dair hadisler de vardır. Bu farz namazların dışında Kuşluk, Duha, Güneş ve Ay tutulması, Tesbih, İstihare, Kadir, Regaip, Beraat gecesi namazları gibi birçok namaz da vardır. Yatsı namazından sonra kılınan vitir namazı ise kimilerine göre vacip olup farza yakındır, kimilerine göre ise sünnettir.

Savaş zamanı namazın kılınmasıyla ilgili bilgileri bile veren Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini de açıklamıştır. Kuran’dan delillendirilmeyen namazların belirli dönemlerde belirli kişilerce, halifelerce, hatta Peygamber tarafından kılınmış olması elbette mümkündür. Çünkü Kuran namazı över ve farz namazların haricinde de namaz kılınması elbette ki iyidir. Ayrıca Kuran’da farz namaz vakitlerinden daha fazla zamanda Allah’ın yüceltilmesi, zikredilmesi ve O’na hamd edilmesi geçer; bunlar ise namazın dışında olabileceği gibi namaz kılarak da yerine getirilebilirler. Bu açıdan bakıldığında yukarıda adı geçen ve yukarıda adını geçirmediğimiz, fakat namaz kitaplarında adı geçen namazların kılınmış olması mümkündür. Fakat Kuran’da adı geçmeyen namazların, farz namaz olarak algılanması veya bu namazları kılmayanların dini açıdan eksik olduğunu iddia etmek çok büyük hatadır. Bu noktadan olaya baktığımızda sorun, uygulamaların yorumlanış şeklindeki hatalardan kaynaklanmıştır. Şimdi dinin tek kaynağı olan Kuran’dan farz olan namazları isim ve vakitleriyle birlikte öğrenelim.


SABAH (FECR) NAMAZI


Kuran’da namaz kelimesi “salat” kelimesi ile ifade edilir. “Bağlantı kurmak, destek vermek” tipinde manalara sahip olan “salat” kulun yaratıcısıyla kurduğu bağlantı, yani namaz için de kullanılır. “Salat” kelimesi “ikame” fiiliyle beraber “namaz kılmak” manasında kullanılmıştır. “Salat il-fecr” yani “sabah namazı” ismi 24-Nur Suresi 58. ayette geçmektedir. “Fecir” gecenin karanlığında güneşin ilk ışıklarının çıkışını ifade eder. Bu bir süreçtir ki güneşin doğuşuna kadar devam eder. Nitekim varlığı adından belli olan bu namazın, 11-Hud Suresi 114. ayette vakti de belli olmaktadır:


Gündüzün iki tarafında, gecenin yakınlarında namaz kıl. Güzellikler çirkinlikleri giderir.
11-Hud Suresi 114


Arapça’daki “nehar” “gündüz”, “leyl” ise “gece” demektir. Yukarıdaki ayette geçen “tarafeyi en-nehari” ifadesi gündüzün iki tarafını ifade eder. “Taraf” kelimesi “uç, dıştan bitişik bölüm” manalarına gelmektedir. Kuran’da geçtiği diğer ayetlerde de bu anlamlarda kullanılır. Gündüzün başlangıcını güneşin doğuşu, günün bitişini güneşin batışı olarak alırsak; günün iki tarafında sabah ve akşam namazları vardır. “Zulefen min el-leyl” ifadesi ile bu vakitlerin, aynı zamanda gecenin gündüze yakın zamanları olduğu da daha iyi vurgulanmış olur.

Yani sabah namazı, ismi ile 24-Nur Suresi 58. ayette geçer. Bu isim aynı zamanda sabah namazının vaktini de tarif eder. Ayrıca 11-Hud Suresi 114. ayette sabah namazının vakti belirlenmiştir. Sabah namazı Kuran’daki ismiyle “salat il-fecr” adından da belli olduğu gibi günün ilk ışıklarıyla başlar ve günün başlangıcı olan güneşin doğuşuyla biter.


AKŞAM (İŞA) NAMAZI


“Akşam namazı”nın ismi de 24-Nur Suresi 58. ayette geçmektedir. Sözlükten “işa” kelimesinin anlamına bakanlar, güneşin batışından havanın kararmasına kadar olan vakte, yani bizim Türkçe’de “akşam” dediğimiz vakte “işa” denildiğini görürler. 12-Yusuf Suresi 16. ve 79-Naziat Suresi 46. ayette de aynı kelime geçmektedir. Diğer iki ayetteki aynı kelimeyi “akşam” diye çeviren bazı çevirmenlerin, bu kelimeyi Türkçe bir kelime olan “yatsı namazı” diye çevirmeleri, mezhep izahlarının etkisinde kalmalarındandır. Bu tarz çeviri, “yatsı namazı” diye mezheplerin farz olarak tarif ettiği namazı Kuran’ın da farz kıldığı izlenimini vermektedir ki bu yanlıştır. Fakat “yatsı” kelimesinden kasıt “işa namazı”nın yatmadan önce kılınan son farz namaz olması ise bu doğrudur. Ayette buna işaret de vardır:


Ey iman edenler! Yönetiminiz altındakilerle, ergenlik yaşına gelmemiş olanlarınız sizden üç vakitte izin istesinler. Fecir (sabah) namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkardığınızda, işa (akşam) namazından sonra. Çıplak olabileceğiniz üç vakittir bunlar.
24-Nur Suresi 58


Son namazı kılmak için mescide giden ve topluca namazı kılan kişi, bu namazdan sonra mescide gitmeyecekse muhtemelen üzerini değiştirecektir. Ev kıyafetine bürünecektir. Bu yüzden yatmadan önceki son namaz “işa namazı” olarak düşünülüyorsa, bu doğrudur. Yoksa vakit olarak “akşamı” ifade eden bir kelime, namaz kelimesiyle birleşirse bambaşka bir vakit olan yatsıyı ifade eder deniliyorsa, bunun yanlışlığı ortadadır. Bu ayette son farz namazın akşam namazı olduğunu destekleyici bir ifade tarzı vardır. Arapça sözlüklerden “işa” kelimesinin manasını araştıran herkes, “işa” kelimesinin “güneşin batışından gecenin karanlığına kadar olan zaman dilimi”ni ifade ettiğini görecektir. (Evdeki çocukların çıplaklığın mümkün olduğu vakitlerde izinsiz odalara dalmamalarını öğütleyen bu ayetten bir sonraki ayette, bu çocukların ergenlik yaşına gelince, her zaman özele saygı gösterip, izin alarak ebeveynlerinin odalarına girmeleri öğütlenir.)

Akşam namazının vaktinin anlaşıldığı ayet (11-Hud Suresi 114), sabah namazının farz olduğunu gösteren belirttiğimiz ayettir. Gündüzün iki tarafında kılınan namazlardan biri sabah namazı olunca, diğeri de bu namazın simetriği olan akşam namazıdır. Bu namazın vakti de aynı şekilde gecenin (güneşin olmadığı dönemin) gündüze yakın olan zamanıdır. Bu ayet dışında akşam namazının vaktini belirleyen bir ayet daha vardır:


Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Fecir (sabah) vakti Kuran’ı, fecir (sabah) vakti Kuran’ına tanık olunur.
17-İsra Suresi 78


Gecenin kararması, akşamın bitiş vaktini vermektedir. Işığın alametlerinin ufukta yok olmasıyla akşam namazının vakti biter. Bu durumda da “güneşin sarkması” ifadesi güneşin ufukta batışını belirler. Böylece güneşin batımı ve gecenin kararmasının arasındaki vakit namaz vakti olarak belirtilir.

Bu ayette belirtilen vaktin namazı olan akşam, sabah namazının simetriği olduğundan, bu simetrilik durumuyla sabah namazının vakti de bir kez daha tasdik edilmiştir. Bu ayetin devamında sürekli akşam namazıyla beraber geçen sabah namazının vaktinin vurgulanması da ilginçtir. Fakat bu ayette sabah namazı değil, sabah Kuran okumak vurgulanır. Demek ki sabah namazının vaktinin içinde veya namazın dışında Kuran okumaya özel bir önem vermek gerekir. Görüldüğü gibi akşam ve sabah namazları isimleriyle beraber Kuran’da geçerler. Üstelik bu isimler namazın kılınacağı vakti de ifade ederler. İlaveten sabah ve akşam namazının vakti de açıklanmıştır. Üstelik 24-Nur Suresi 58. ayette sabahın günün ilk, akşamın günün son namazı olduğuna işaret vardır.


VUSTA (ORTA, EN İYİSİ) NAMAZ(I)


Kuran’da geçen namaz vakitleriyle ilgili en tartışmalı husus 2-Bakara Suresi 238. ayette geçen “salat il-vusta” ifadesinden kaynaklanmaktadır. Ayet şöyledir:


Namazları koruyun. Ve vusta (orta, en iyi) namazı da.
2-Bakara Suresi 238


Sabah ve akşam namazının vakitlerini çıkardığımız ayetler ve bu ayet dışında farz namaz vakitlerinin çıkartılabileceği hiçbir ayet yoktur. Demek ki namaz vakitleri bu ayetlerden anlaşılacaktır. Günün bir ucundaki namaz sabah namazı, günün diğer ucundaki namaz da akşam namazı olunca; orta namazını bu iki namazın ortasında aramak lazımdır. Tüm kültürlerde günün uyanmayla başladığını, gecenin dinlenmemiz için yaratıldığını, geceleyin kalkıp ibadetin bir tek Peygamberimiz’e has kılındığını (17-İsra Suresi 79) düşünürsek; orta namazının, sabah ile akşam namazının arasında gündüz kalan vakitte olduğunu düşünmek daha doğrusu olabilir. “Vusta” kelimesine “orta” manasının verilmesinden günün ortalarında kılınan bir namaz olduğunu düşünenler olabilse de bu kelimeyi sınırlayan hiçbir ifade olmadığı için sabah ile akşamın arasında kalan tüm zaman dilimini, bu namazın vakti olarak kabul etmek de düşünülebilir. “Vusta namaz” ifadesinden, orta namazı sonucuna varıldığında “vusta” kelimesi hem namazın ismini, hem zaman dilimini belirleyen kelime olur.

Diğer bir görüşe göre “vusta” kelimesinin “en iyisi” manasına sahip olduğu, bu kelimenin bir namazı belirtmediği; ayetten namazların korunmasının ve namaz kılmanın en iyisi ve en doğru yol olduğunun anlaşıldığını söyleyenler vardır. Buna göre sadece “sabah” ve akşam” namazları farzdır. “Vusta” kelimesi üzerinde bir inceleme bu konuda yardımcı olabilir. 2-Bakara Suresi 143, 5-Maide Suresi 89, 68-Kalem Suresi 28, 100-Adiyat Suresi 5 ayetlerinde de bu kelime geçer. Bu ayetleri inceleyerek “vusta” kelimesini anlamaya çalışabilirsiniz.


HADİS NAKİLLERİ VE NAMAZ


Görüldüğü gibi Kuran’da namazın beş vakit olduğuna dair bir ifade yoktur. Namazın ne kadar uzun olacağı, rükuda, secdede ne söyleneceği de Kuran’da geçmez. Aslında namazın uzun mu kısa mı olduğu, rükuda veya secdede ne söylenmesi gerektiği hakkında kesin sınırlar olduğuna dair detaylı hadis nakilleri de bulunmaz. Mezheplerin anlattığı namazın uydurmalarla dolu hadislerle bile açıklanması mümkün değildir. Namazdaki birçok husus mezhep kurucularının şahsi görüşleriyle oluşmuştur. Bazen bu şahsi görüşler, hadislerin veya sahabe tavırlarının belli bir şekilde yorumlanmasından kaynaklanmıştır. Peygamberimiz’in hem çok kısa namaz kıldığına, hem de uzun rüku ve uzun secdelerle çok uzun namaz kıldığına dair hadisler vardır. Bu konudaki bazı hadislere göre Peygamberimiz kimi zaman rükuya gittiğinde hiç doğrulmayacak, kimi zaman secdeye gittiğinde hiç secdeden kalkmayacak kadar kalmış, bu zaman dilimleri Peygamberimiz ile namaz kılanlara uzun gelmiştir. Ama mezhepler, rükuları üç “Subhane rabbiyel azim” ve secdeleri üç “Subhane rabbiyel ala” ifadeleriyle belirlemiş, takipçilerini sadece bu ifadelere mahkum edip, Allah’ın serbest bıraktığını gereksiz yere sınırlamışlardır. Bu ifadeler, Kuran’ın ruhuna uygun, kulların Allah’ı yüceltmesi için güzel ifadelerdir. Namazlarda düzeni sağlamak için, imamlara, bu ifadelerin söyleneceği zaman miktarının geçirilmemesini telkin eden bir uygulamanın namazlara düzen verdiği düşünülebilir. Bizce, bu tip kalıplar böyle endişelerle çıkmış, namazı çok uzun kıldırıp cemaatin bir kısmının isteklerine muhalefet edebilecek imamların önü kapanmıştır. Fakat namazlarda hep aynı ifadeleri tekrar etmenin neticesinde, birçok kişinin söylenen bu çok anlamlı sözlerin manasını düşünmeden otomatik söylemeye teşvik edildikleri gibi bir zarar da göz önünde bulundurulmalıdır. Normalde rükuda ve secdede sadece belirlenmiş bahsedilen ifadeleri söylememizin gerekmediği, namazın süresinin kişilerin şahsi görüşlerine bırakıldığı, Kuran’dan anlaşılabileceği gibi hadisler doğru yorumlansaydı da anlaşılabilirdi. Mezhepler serbest bir alanı kendi belirlemeleriyle dondurmuşlardır. Bu belirlemelerden bir kısmı bir düzenin kurulmasında yardımcı olduysa da bunların birçoğu namazda aşırı şekilciliğe ve anlamdan kopmaya da yol açmıştır.

Hadislerin hepsinden namazın beş vakit olduğu da çıkmaz. Birçok hadisten Peygamberimiz’in üç vakit namaz kıldığı çıkar. Özellikle Şiiler üç vakit namaz kılarken bunu kendi hadislerine dayandırırlar; üç vakitte beş namazı birleştirdiklerini (cem ettiklerini) söylerler. Kuran’ın hiçbir yerinde birleştirme (cem) diye bir konudan bahsedilmez. Eğer üç vakit namaz kılıp, bu üç vakitte beş veya yirmi vakit namaz kılıyorsanız yine de üç vakit kılmış olursunuz.

Yatsı namazını kılacak kişi “Ben beş vakit namazı yatsı namazında birleştirdim” dese de bir tek yatsı namazını kılmış olmaz mı? Pazartesi günü, “Ben haftanın tüm günlerinin namazını bugün kılıyorum” diyen biri, haftanın her gününün namazını kılmış olabilir mi? Namazı, 4-Nisa Suresi 103. ayette belirtildiği gibi “vakitli farz” olarak yerine getirmek, farklı zamanlarda kılınması gereken namazları tek bir zamanda toplamayla değil, herbir vakitte bu farzı yerine getirmeyle olur. Şiiler’in yanında Ehli Sünnet’in Şafi, Maliki, Hanbeli mezhepleri de namazları birleştirme konusunda çok toleranslı olmuşlardır. Bir kısmı hiç sebepsiz, bir kısmı şiddetli yağmurda bile namazların birleştirilebileceğini düşünmüştür. Yani mezheplere göre Peygamber beş vakit namazı üç vakitte cem etti (birleştirdi) diyenler, aslında namazın üç vakitten çok olamayacağını kabul etmiş olurlar. Namazın minimumu farz namazlar kadardır. Namazın fazladan kılınması gayet doğaldır. Farz namazların beş ilan edilmesi Sunni mezheplerin bir yorumudur. Eğer farz namazlar beş vakit olsaydı, Kuran’dan bunların ismi, vakti belli olurdu. Kuran’da Peygamber’e özel, fazladan ibadet vakti bile belirtilmişken (17-İsra Suresi 79), tüm Müslümanlara farz olan bir namazın vaktinin belirtilmemesi sizce mümkün müdür?

Evvelki ayetlerden görüldüğü gibi, Kuran’dan farzlığı belli olan namazlar vardır. Tahminimiz Allah’ı zikretme (hatırlama), Allah’ı tespih etme (yüceltme, yönelme) ile ilgili ayetlerdeki tespih, zikretme faaliyetlerini düzene koymak için fazladan namazlar farzlaştırılmıştır. Zikretme ve tespih faaliyetlerini namaz kılarak yerine getirmek -böylece beş vakit namaz kılmak- güzel bir uygulamadır ama Kuran’da farzlaştırılmamış vakitleri namaz vakti olarak farzlaştırmak hatalıdır.


17- Öyleyse akşama erdiğinizde de, sabaha erdiğinizde de tespih (yüceltme, yönelme) Allah’adır.
18- Övgü O’nundur. Göklerde ve yerde, günün sonunda, öğleye erdiğinizde.
30-Rum Suresi 17,18


Onların söylediklerine sabret. Güneş’in doğuşundan ve batışından önce Rabbini överek tesbih et.
50-Kaf Suresi 39


Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin uzunca O’nu tesbih et.
76-İnsan Suresi 26


KAZA NAMAZI VAR MI?


Bir kez daha belirtmek istiyoruz ki hangi namazların farz olduğu Kuran’dan çıkar. Farz namazlar, Allah’ın bizden belli vakit dilimleri içinde her gün kılmamızı istediği namazlardır. Kuran, Nisa Suresi 103. ayette bize namazın vakitli farz olduğunu, Mearic Suresi 23. ayette bu farzın hayat boyu sürekli gözetilmesi gerektiğini söylemektedir. Kuran’da “kaza namazı” diye bir kavram yoktur. Namazı kılmayan, kaçıran Allah’a bunun için tövbe eder, daha sonra titiz bir şekilde namazlarını kılmaya devam eder. Allah, oruç konusuyla ilgili olarak, tutamadığımız günler sayısınca başka günlerde oruç tutmamızı söylemiştir. Allah istese namaz için de aynısını yapardı. Bu yüzden kimse namaza başlayacak kişileri “Geçmişteki şu kadar… namazı kaza etmen gerek” diye yanlış yönlendirmemelidir.

Bizim bu yazıdaki amacımız namazın farzını, farz olmayandan ayırmaktır. Allah’ı anmak, hatırlamak için kılınan her namaz makbuldür. Namaz günde beş vakit de kılınır, on vakit de kılınır, kırk vakit de kılınır. Namazın farz olan vakitleri bize kılmamız gereken alt sınırı belirtir, üst sınır ise serbesttir. Tahminimizce mezhep kurucuları, bu üst sınırın serbestiyetinden dolayı ve Allah’ın tesbih edilmesi için belirtilen vakitlerde namaz kılan bazı sahabeleri görüp bazı namazları fazladan farzlaştırmışlardır, vacipleştirmişlerdir. Eğer Kuran’dan namazın farzlarını anlama yerine, şahısların hareketlerinden farzları anlamaya kalksaydık; o zaman karşımıza evvabin namazı, kuşluk namazı, küsuf namazı gibi birçok ilave namaz daha çıkabilir… Sonuçta her konuda olduğu gibi namaz konusunda da Kuran’da ne yazıyorsa din yalnızca odur. Kuran’da, bu dinin anlaşılması hususunda hiçbir eksiklik bulunmamaktadır.

Nitekim Hac ibadetinin bir bölümünde hacılara üç vakit namaz kıldırılmaktadır. Hac konusuyla ilgili olarak Kuran’da bir sürü detay verilirken niye Kuran’da Hacda namaz vakitlerinin azaltılması geçmiyor? Namaz eğer beş vakit farz ise hacılara neye dayandırılarak daha az namaz kıldırılıyor?


BEŞ VAKİT NAMAZ NEYE DAYANDIRILIYOR?


Namazın farzının beş vakit olmadığı daha İslamiyetin ilk yıllarında Hariciler gibi kimi fikir akımları tarafından da savunulmuştur. Namazın beş vakit olarak kılınmasında bir sorun yoktur ama bunun farz olduğunu ispata çalışanların, bunu gerçekleştirmek için uydurduğu hadis korkunçtur. Daha evvel de belirttiğimiz bu hadise göre Peygamberimiz miraçta Allah’ın huzuruna çıkar ve Allah, namazı elli vakit farz kılar, daha sonra Hz. Musa’ya rastlayan Peygamberimiz’e Hz. Musa, bu kadar namazın çok olduğunu, ümmetinin buna güç yetiremeyeceğini söyler, sonra Peygamberimiz Allah’tan indirim ister, Allah da namazın sayısını indirir. Yolda Hz. Musa yine bu kadar namaz vaktinin de çok olduğunu söyler. Bu git gel böylece, namaz beş vakte inene kadar dokuz kez gerçekleşir. Namazların sayısı beşe gelince Hz. Musa yine indirimi tavsiye etse de Peygamberimiz artık utandığı için namaz indirimi durur… Bu hadiste öyle bir tablo ortaya konur ki; buna göre Allah insanların kaç vakit namaza güç yetireceğini bilmez, Peygamberimiz ise hiçbir şeyden haberi olmayan bir garibandır. Hz. Musa ise hem Peygamberimiz’in akıl hocası, hem Allah’ın hükmünün değiştirilmesinde aracı, hem de bizim kurtarıcımızdır. Namazın beş vakit farz kılınmasının hikayesi işte böyle kabul edilemez bir hadise dayandırılır. Namazın beş vakit farz olduğu Kuran’a değil işte böyle izahlara, özellikle de bu hadise dayandırılmaktadır. Kuran’da Peygamberimiz’in “göğe yükselme” anlamında bir miracından bahsedilmez. Fakat İsra’dan, yani bir “gece yürüyüşü”nden ve bu süreçte Peygamberimiz’e Allah’ın bazı ayetlerinin gösterildiğinden bahsedilir (Bakınız 17-İsra Suresi 1). Bu gösterilen ayetlerin ne olduğu ise anlatılmaz. İlginçtir ki bu olayın bahsedildiği İsra Suresi’nin 93. ayetinden; inkarcıların, Peygamberimiz’den, kendisine inanmak için “göğe yükselmesi”ni talep ettiklerini anlıyoruz. Buna karşı ise Peygamberimiz’e, “Rabbimi yüceltirim, ben ancak elçi olan bir insanım” demesi, söylenir.

“Miraç”tan önce namazların sabah ve akşam olmak üzere yalnızca iki vakit farz kılındığını söyleyen hadislerin olması da (Bakınız Buhari 1/93, Tecrid Tercemesi 2/233, Hadis no 228); namazın farz vakitlerinin bu “miraç hadisi” ile arttırıldığının delilidir. Namazlar daha evvel iki vakit olarak kılınıyorsa, sonradan ilave edilen namazlar niye Kuran’da geçmemektedir? Kuran’da sadece Bakara Suresi 238. ayetteki ifadeyle “orta namazı”nın sonradan ilave edildiği iddia edilebilir. Peki 4. ve 5. namaz olan ikindi ve yatsı namazları hangi Kuran ayetinden çıkarılacaktır, bunların ismi niye Kuran’da yoktur? (“Orta namazı” veya “en hayırlısı namazdır” manasına gelen “Salatı Vusta” ifadesini önceden açıkladık.) Allah ve Peygamberimiz’e iftira olan böyle hadisler yerine doğruyu Kuran’da arayanlar, namaz hakkında gerekli bilgiye kavuşacaklardır. Kuran’la yetinmeyip dini pratiklerini uydurma hadislere dayandırmaya çalışanlar ise örneğini gördüğümüz gibi mantıksızlıklar, iftiralar, çelişkiler içinde kalacaklardır.


NAMAZIN KAPSADIKLARI


Namaz, Allah’ı zikretmek (hatırlamak) için yapılan bir ibadettir (20-Taha Suresi 14). Fakat Allah’ı zikretmekten farklı olarak namaz belli vakitlerde farz kılınmıştır, abdestli olarak yerine getirilmelidir ve belli hareketleri de kapsamak gibi bazı ilave özelliklere sahiptir. Namaz öyle bir ibadettir ki savaş sırasında bile yerine getirilir. 4-Nisa Suresi 102. ayette savaş durumunda bir grubun namaz kıldığını, diğer grubun ise nöbet tuttuğunu görüyoruz. Secde edildikten sonra diğer grup ilk grubun yerini alıp namazını kılmaktadır. Burada savaş tehlikesinin olduğu bir durumda bile namazın secde de dahil olmak üzere (secde kişinin en savunmasız halidir) yerine getirildiğini; fakat nöbetleşe, silahları bırakmadan, düşmana fırsat verilmeden bunun yapıldığını görüyoruz. Eğer savaşta dahi vakitli farz olunan namaz böyle yerine getiriliyorsa; normal zamanında namazın kıyamı, rükusu ve secdesi ile yerine getirilmesinin önemi daha iyi anlaşılır.
Kuran’dan (14-İbrahim Suresi 40) namazın Hz. İbrahim’den beri varolan bir ibadet olduğunu anlıyoruz. Hz. İbrahim’in ibadet evi Kabe’yi ele geçiren, Allah’a ortak koşucu putperestler bile namazı sapkın bir şekilde olsa da uygularlardı (8-Enfal Suresi 35). Kuran evvelki nesillerin de uyguladıkları namaz alışkanlıklarını şehvetlerine uyma sonucu bıraktıklarını söyler (19-Meryem Suresi 59). Yani Peygamberimiz zamanında, namaz (salat) denildiğinde namazın ne olduğu hususunda bir algı oluşmaktaydı. Aynen günümüzde de “namaz” denilince namaz kılmayan kişilerin bile namazın hareketlerini, Allah’a yönelmeyi ve ibadet etmeyi anladıkları gibi. Kuran’da hareketli ibadet manasında üç kelime geçer. Bunlar “kıyam (ayakta durma)”, “rüku (eğilme)” ve “secdedir (yüz üstü yere kapanma)”. Kuran’da İbrahim Peygamber’in makamının namaz yeri edinilmesi, evin temiz tutulması geçer (2-Bakara Suresi 125). 22-Hac Suresi 26. ayette ise evin “kıyam, rüku ve secde” edenler için temiz tutulması emredilerek; namazın üç hareketinin ne olduğu bir arada gösterilmiş olur.

Namazın en önemli bölümü ve özelliği ise namazda Allah’ın hatırlanmasıdır (zikredilmesidir). Nitekim 20-Taha Suresi 14. ayetten namazın kılınmasındaki gayenin, Allah’ın hatırlanması olduğunu anlarız. Kuran’da, namazda Kuran okunmasına dair açık bir ifade geçmez, fakat 17-İsra Suresi 78’de akşam namazının vakti açıklanırken sabah namazının vaktinde Kuran okumaya vurgu yapılmıştır. Ayrıca Kuran bize tanıtılırken, Kuran’ın “zikir” yani hatırlatma olduğu söylenir. Böylece biz namaz kılarken, edeceğimiz duada, Allah’a yakarışta, rehberimizin Kuran olduğunu anlarız. Örneğin Allah’ın bağışlayıcılığı, merhameti, her şeyi yaratması, cenneti, cehennemi, bilgisinin sonsuzluğu hep Kuran’dan öğrenilir. Namazda da merhametli, bağışlayıcı gibi sıfatlara sahip bir Allah’ın karşısında olduğumuzu bilir, ona göre Allah’ı zikreder (hatırlar), ona göre Allah’a yöneliriz. Fakat namazda illa ki Arapça Kuran okumak zorunda değiliz. Arapça bilenlerin Kuran’ı vahyedilen dilde okuması elbette güzeldir ama Arapça bilmeyenlerin çoğu, Arapça Kuran okurken Arapça anlamları bozmaktadırlar. Hanefilik gibi Ehli Sünnet mezheplerde bile bu konuda esneklik varken, bu konuyla ilgili esnekliklere dair görüşler halktan saklanmıştır. “Namazda Kuran okuyun” diye açık bir emir bile yokken, Arapça Kuran okumak gerektiği nereden anlaşılacaktır? Fakat namazda Allah’ı zikrederken Kuran’daki bilgileri kullanırız; çünkü bize Allah’ı tanıtan Kuran’dır. Fakat illa ki Arapça “Kul huvallahu ahad” dememize gerek yoktur. Bunun yerine “De ki Allah birdir” şeklinde tercümesini okuyabiliriz. Veya “De ki” diye seslenişe gerek yoktur diye düşünüp “Allah birdir” diyerek Allah’ı anabiliriz. Veya edeceğimiz duanın akışına göre “Allah’ım sen birsin…” şeklinde dua edersek, zikir olan Kuran’ın rehberliğinde zikir yapmış, yani Kuran’ın bize gösterdiği şekilde Allah’ı hatırlamış oluruz. Bu şekilde namaz kılmanın, Arapça bilmeden, Arapça ayetleri ezberden tekrarlayarak kılmaktan daha iyi olduğu kanaatindeyiz. Çünkü kişi ezberlediklerini tekrarladığında çoğunlukla söylediği kelimelerin farkına varmaz. Beyinde kodlu olan sözler otomatik olarak ağızdan çıkar ve çoğu zaman kişi ne söylediğinin farkında değildir. Hele kişi bilmediği bir dildeki metinleri ezberleyip tekrarlıyorsa, bu sorun artarak kendini gösterir. Arapça bilmeyip, her harekette aynı sözleri tekrarlayarak namaz kılanlara, kıldıkları namazların kaçında, söylediklerinin ne kadarının farkında olduklarını bir sorun, bir araştırın, bu şekilde kılınan namazın sakıncalarını anlayacaksınız. İnsan, yaratılışı gereği ezberden okuduğu sözleri düşünmeden tekrarlayabilir. Her gün, hep aynı ayetler bilinmeyen bir dilde tekrarlanınca, Allah’ı bilinçli şekilde zikretme (hatırlama) yerine bilinçsizce tekrarlar yapılmış olur. Birçok kişinin namaz kılarken aklına başka şeyler geldiğini söylediğine tanık olursunuz. Elbette ki ezber bir namazda, akla namazla alakası olmayan çok şey gelebilir. Çünkü beyin ezberde olan bir şeyi söylerken düşünmek zorunda olmadığı için başka şeyler düşünebilir. Allah sarhoş olmayan içkili kişilerin bile namaz kılmalarını istemiş fakat onlara bir şart koşmuştur: “Ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (4-Nisa Suresi 43). Böylece Allah, sarhoşların ne söylediklerinden habersiz oldukları için namaz kılmalarını istemediğini bildirmiştir. Peki, ayık kafalıyken hem bilmediği bir dilde, hem de ezbere Arapça Kuran okuyup ne dediğini bilmeyenlerin durumunun bu sarhoşlardan anlama konusunda ne farkı vardır? Bunların namazlarında yerine getirmedikleri unsur olan “ne söylediğini bilmek”, sarhoşların yerine getirmediği unsurla aynı değil midir?

Kuran’da, 2-Bakara Suresi 45. ayette, sabırla ve namazla Allah’tan yardım dilemek geçer. Peki, anladığı dilde namaz kılmayan kişi, kendi özel derdiyle ilgili özel duygularını nasıl dile getirip de Allah’tan yardım dileyecektir. Arapça dışındaki dillerde ibadete karşı çıkanlar, bu ayetin hükmünün yerine gelmesini engellemiş olmuyorlar mı? Kişiler namazla ilgili gereksiz detaylara boğulmuştur. Fakat namazın en önemli unsuruyla ilgili ciddi sorun bulunmaktadır. Allah, 20-Taha Suresi 14. ayette namazın gayesinin kendisinin hatırlanması olduğunu söyler. Mezheplerin anlattığı namaz şekliyle; ayaktayken ellerin bilekten tutulması, rükuda sırtın gerekli açısı, secdede önce alnın sonra burnun yere konuşu, oturuşta bir ayağın dik diğerinin yatık oluşu gibi Kuran’da olmayan nice teferruat harfiyen yerine getirilir. Ama Allah’ın bilinçli bir şekilde hatırlanması; bu Arapçaperestlik, ezbercilik, teferruatçılık yüzünden gölgelenir, engellenir. Eğer “Hayır böyle bir şey yok” diyorsanız, etrafta bahsettiğimiz şekilde namaz kılan birçok kişiyi sorgulayıp söylediklerimizin doğruluğunu tartın. Bu kitapta emeği olanların birçoğu da daha evvel mezheplerin anlattığı şekilde dini öğrenmeye başladıkları, o şekilde namaz kıldıkları için kılınan namazların nasıl olduğundan haberdardırlar.

Düzgün kılınan namazla:


  1. Allah hatırlanmakta, kişi ne söylediğinin farkında olmaktadır (20- Taha Suresi 14).
  2. Namazda huşu olmaktadır. Huşu kelimesine kalpsel ürperti, derin saygı manaları verilmektedir (23-Müminun Suresi 2).
  3. Namaz kişiyi çirkin davranışlardan ve fiillerden alıkoymaktadır (29-Ankebut Suresi 45).

Düzgün kılınmayan bir namaz, birçok kişi tarafından iyi niyetle yerine getirilmiş bir ibadet olabilir. Fakat sonuç yine de anlamadığını tekrarlama ve ne söylediğini bilmeden namaz kılma olmaktadır. Bu yüzden kişinin, anladığı dilde ne söylediğini bilerek ibadet etmesi, namazla hedeflenen gayelerin gerçekleşmesi için çok önemlidir. Anlaşılan dilde ibadet kişinin söylediğinin farkında olması demektir. Bu ise gerçek manada hatırlamanın (zikir) oluşması için zaruridir. Anlaşılan dilde ibadet; bir ruhsat ve bir kolaylık olarak görülmemelidir. Anlaşılan dilde ibadet, kişinin Yaratıcısı ile gerekli olan bağı kurması için olmazsa olmaz bir şarttır. Siz, kitlelerin hepsinin Arapça öğrenemeyeceği ve İslam’ın Arap ırkının dini olmadığı kanaatindeyseniz, bu fikri kabullenmekte zorlanmamalısınız.

Ayrıca 72-Cin Suresi 18. ayete göre namaz kılınan yerlerde Allah dışında kimseye yakarılmamalıdır. Peygamberlerden, evliya zannedilenlerden veya ölmüşlerden yardım istemek Müslüman’a yakışmaz. Müslüman bir tek Allah’a yalvarır, gücün bir tek Allah’ta olduğunu bilir.


NAMAZDA REKAT SAYISI VAR MI?


Kuran’ı okuduğumuz zaman Kuran’da “rekat” diye bir kavramın geçmediğini görürüz. Allah istese Kuran’da namazların rekat sayılarını elbette belirtirdi. Namazda Allah’ın anılması, kıyam, rüku, secde gibi şartları gördük. Rekattan kastedilen kıyam, rüku ve secdeden oluşan düzenin kaçar defa tekrarlandığıdır. Günümüzdeki uygulamaya bakarsak sabaha iki, öğlene dört, akşama üç şeklinde; namazlara ayrı rekatlar biçildiğini görürüz. Oysa rekatların bu şekilde ayrı sayılarda olması; “Namaz kaç rekat istenirse o kadar kılınır; isteyen iki, isteyen dört, isteyen yirmi rekat kılar” şeklinde de anlaşılabilir (İsteyen istediği kadar rekat kılınca, yani istediği sayıda kıyam, rüku ve secde yapınca rekat sayısıyla ilgili belirli bir farzlaştırmanın mevcut olmadığı anlamı ortaya çıkar) Demek ki bu ayrı rekatların farzlaştırılma süreçleri de mezheplerin bir yorumu sonucudur.

Sahabeler, hatta Peygamber namazlarda bir düzen olsun diye “Kıyam, rüku, secde; yani rekat denilen birim şu kadar olsun…” şeklinde bir düzenle namaz kılmış olabilirler. Namazlarda şaşırılmamasını sağlayan, toplu ibadetlerde kolaylık getiren bu tip uygulamalar yapılmış olabilir. Oturmuş ve namaza düzen getiren bu tip uygulamaların, özellikle toplu kılınan namazlarda -farz olmadıkları belirlenip- devam ettirilmesinin iyi olacağı, Kuran’ın ruhuna aykırı olmayan bu düzenlemelerin gereksiz yere tartışma konusu yapılmaması gerektiği kanaatindeyiz. Fakat bu yapılırken, bu düzen uygulamalarının statüsü bilinmeli ve Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğu gerçeğine karşı bu düzenlemelerden kaynaklı anlamsız karşı çıkışlar yapılmamalıdır. Nitekim namaza başlarken elleri kaldırıp namaza başladığını göstermek, namaz bitince sağa, sola selam vererek veya bazı mezheplerde elleri dizlere vurarak namazın bittiğini göstermek gibi uygulamalar da namazlara düzen veren uygulamalardır. Böylesi düzenleyici uygulamalar belli amaçlara yönelik yapılabilir; bu “ümmet” bu konuda bir “sünnet” oluşturmuştur, bunun statüsü doğru belirlendikten sonra Kuran’ın ruhuna uygun ve yararlı olanların devamına destek olmak gerekir. Kuran’da bu uygulamaları yasaklayıcı bir ifade yoktur. Fakat Kuran’da geçmeyen bu tür uygulamaları farzlaştırmak kabul edilemez. Kişi on rekatlı namazı üç dakikada kılabilir, fakat bir rekatlı bir namazda saatlerce kalıp Allah’ı daha çok anabilir. Yani namazda rekat sayısının temel kriter olması için bir sebep gözükmemektedir. Allah da insanları namazda bu şekilde bir sayıma mecbur etmemiştir. Abdestte su bulunmayınca ne yapılması gerektiğini açıklayan Allah, eğer namazda rekat sayısı şeklinde bir farz olsaydı, onu da açıklardı.

Bazıları Nisa Suresi 101, 102, 103. ayetlerdeki savaş zamanı kılınan namazda, “namazın kısaltılmasında bir günah/sakınca olmaması” ifadesinden, namazın iki rekat olduğunu çıkarmaktadırlar. “Eğer kısaltılmış namaz bir rekatsa, namazın tam olarak kılınması iki rekattır” demektedirler. Peygamber’in burada iki gruba namaz kıldırdığı için iki rekat olarak kıldırmasını da delil olarak göstermektedirler. Bizce namazı kısaltmaktan kasıt; rekat olarak kısaltmak değil, zaman olarak kısaltmaktır. Çünkü daha evvel dediğimiz gibi bir rekatlık namaz saatlerce sürebilir. İki rekat namaz yarım dakikadan kısa bir sürede bitirilebilir. Savaşta düşmanın vereceği zarar kaç secde, kaç rüku yapıldığıyla değil, namazın secdesinin rükusunun vakit olarak ne kadar sürdüğüyle alakalıdır. Üstelik daha evvel değindiğimiz gibi Kuran’da rekat diye bir kavram yoktur. Birçok konuyu rekatlara endeksli düşünmemiz sanırız geleneksel alışkanlıklarımızdan kaynaklanmaktadır.

4-Nisa Suresi 103. ayetteki “Üzerinize bir günah/sakınca yoktur” diye tercüme edilen “La cunahun” ifadesi; Kuran’da, kimi yerlerde Müslümanlar’ın endişelerini yok etmek için kullanılır. Örneğin 2-Bakara Suresi 158. ayette hac veya umreye gidenlerin Safa ve Merve’yi tavaf edebileceğinin belirtilmesi için “La cunahun” ifadesi kullanılır.

Eğer bu ayet olmasaydı da Müslümanlar’ın bu bölgeyi tavaf etmesine engel bulunmazdı. Fakat belli ki Müslümanlar’ın zihnindeki endişelerin yok edilmesi için “La cunahun” ifadesi kullanılmıştır. Aynı şekilde Müslümanlar’ın namazı kısa kılmasında bir sakınca olmadığı ifadesi namazın belli bir uzunlukta olmasından dolayı değildir. Uzunluğu belirten böyle bir ayet yoktur. Fakat tahminimiz, savaştaki tehlike durumunda namazı çabucak kılan Müslümanların “Namazı baştan mı savdık” gibi endişeye kapılmalarından dolayı, savaş halinde namazı kısa kılmalarında bir sakınca olmadığı söylenmiştir. Aynı şekilde Bakara Suresi 158. ayette de “La cunahun” ifadesiyle; Hac’da lütuf ve bereket aranmasında bir sakınca olmadığı belirtilerek bir endişe yok edilmiştir. Bu ifade olmasa yine de Hacda lütuf ve bereket aramak sa- kıncalı olmayacaktı.

Sizce, rekat sayısının, toplu namazlara bir düzen vermesi dışında namazın özüne ne kadar katkısı olabilir ki? Rekat sayısı kişinin Allah’ı daha fazla anmasını sağlayan bir unsur değildir. Kişi namazı daha uzun süre kılarak Allah’ı daha çok anabilir. Sürenin ise rekatla bir alakası yoktur. Namazda Allah’ın hatırlanması (zikredilmesi) gerektiği veya namazdan önce abdest alınmasıyla ilgili detaylar anlaşılıyor da rekat adeti niye anlaşılmıyor? Çünkü Allah bunu kullarının inisiyatifine bırakmıştır, bu konuda sınırlamalar yapmak istememiştir. İstese saydığımız tüm diğer detayları veren Allah; tek bir ayetle hem rekat kavramını oluşturabilir, hem de rekatı sayılandırabilirdi. Nasıl ki Allah, dua etmemiz için dakikalar, sayılar belirtmemişse; aynı şekilde namazda da evrensel, mecbur olduğumuz hükümler olarak bahsedilen detayları farzlaştırmamıştır. Zihnimizi bütün önyargı ve alışkanlıklarından arındırırsak ve Kuran’ı elimize alıp geleneklerden bağımsız bir şekilde dini anlamaya çalışırsak, sorunlar Allah’ın izniyle hallolacaktır.


NAMAZDA SES


Namazdaki ses konusunda düzenleme şu ayetle verilmektedir:
Namazında sesini yükseltme, kısma da, ikisi ortası bir yol tut.
17- İsra Suresi 110


Görüldüğü gibi namazı bağırarak kılmamak gerekir. Ayrıca kelimeleri içinden geçirip, sessiz bir şekilde namaz kılmak da uygun değildir. Bu ayetin tekil şahısla Peygamberimiz’e hitap ettiği düşünülebilir. Peygamber’in diğer Müslümanlara namaz kıldırdığı diğer ayetlerden anlaşılmaktadır. O zaman, özellikle topluluğa namaz kıldıranlar, bağırtılı ses tonuyla namaz kıldırmamalıdırlar.


CUMA (TOPLANTI) NAMAZI


Kuran’da Cuma (toplantı) namazı, Cuma Suresi’ndeki şu ayetlerden anlaşılmaktadır:


9- Ey iman edenler! Cuma günü (toplantı günü) namaz için çağrı yapıldığında Allah’ı hatırlamaya (zikretmeye) koşun. Alış verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. 
10- Namazı kılınca yeryüzüne dağılın. Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çokça hatırlayın, umulur ki kurtuluşa erişirsiniz. 
11- Oysa onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelirler de seni ayakta bırakırlar. De ki; Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.
62-Cuma Suresi 9-11


Buna göre:

1. Cuma günü (Cuma; hem haftanın bir gününün özel ismidir, hem de toplantı anlamına gelir) çağrı yapılınca iş güç bırakılıp namaza gidilir.

2. Ayetten Cuma’nın çalışma vaktinde kılındığını anlıyoruz. Yani gündüz vakti, sabah ile akşam namazının ortasındaki vakitte Cuma namazı kılınmalıdır.

3. Cuma suresinin 10. ayetinden namaz kılınca herkesin işine döndüğünü anlıyoruz. Buna göre Cuma’nın tatil günü olması şeklinde bir şeyin Kuran’da olmadığı anlaşılır. Ayrıca Cuma’nın farzı kılındıktan sonraki rekatların ve duaların da Cuma namazının bir bölümü olmadığı görülür. Çünkü namaz sonrası hemen işe dönüldüğü ayetten açıkça anlaşılır.

4. Kuran’dan diğer namazların da topluca kılınabileceğini görüyoruz. Fakat topluca kılınması mecbur tutulan tek namaz Cuma namazıdır.

5. Cuma namazını kılacaklar için kadın erkek ayrımı yoktur. Aslında hadislerde bile böyle bir ayrım yoktur. Birçok hadiste bile erkeklerle kadınların topluca Cuma namazı kıldığı söylenirken, Emevi döneminin keyfi uydurmalarıyla Cuma namazının sırf erkeklere farz olduğu uydurulmuştur. 9. ayetten de anlaşıldığı üzere namaza çağrı yapıldığında Allah’ın hatırlanması için toplanılır. Bu süre içinde Kuran’ın anlattığı şekilde din anlayışına uygun izahlar yapılmalıdır. Allah’ın hatırlanması dışındaki izahlardan, hurafelerden uzak durulmalıdır. Müslümanlar Allah’ı hatırlamak için toplanırken; mezhepçi anlayışların uydurmalarıyla dolu hadis kitaplarının, ilmihallerin izahlarıyla karşılaşmamalıdırlar. Bu yüzden Cuma hutbelerinin, özellikle, Kuran’ın, hutbeyi dinleyen topluluğun anlayacağı dildeki çevirisinin okunmasıyla gerçekleşmesinin en iyi ve en yararlı çözüm olacağı kanaatindeyiz.


SAVAŞTA NAMAZ


Nisa Suresi 101, 102, 103. ayetlerde savaştaki namazın açıklandığını görüyoruz. Namazın kapsadıkları başlığında buna değinmiştik. Bu ayetlere göre kafirlerin Müslümanlara zarar verme tehlikesi varsa, namazın kısa bir şekilde kılınmasında bir sakınca olmadığını anlarız. Bu tarz bir tehlikede bir grup namazı kılar, diğeri bekler. Sonra diğer grup gelip namazı kılar ve bu sırada da ilk grup bekler. Namazı kılanlar silahlarını bırakmaz ve kafirlere koz verilmez (yağmur, hastalık, yaralanma gibi durumlarda silah bırakılabilir). Namaz bitince Allah anılır. Normal zamanda, bu tarz şeylere (nöbetleşe kılma, silahları bırakmama) gerek kalmadan, namaz düzgün bir şekilde kılınmaya devam edilir. Kuran’ın “savaşta namaz” hakkında açıklama getirmesi, hayatta karşımıza çıkması ender olan durumlarda bile, Kuran’da, gerektiğinde açıklamalar getirildiğinin önemli bir delilidir. Bu yüzden, her gün namazda yerine getirilmesi gerekli olan farzları, Kuran dışında aramamamız gerektiğini; “Kuran ana konuları anlatıyor, farzlardaki detaylar ise diğer kaynaklarda…” izahlarının geçersiz olduğunu anlamamız gerekir.


KORKU HALİNDE NAMAZ


Kuran’da namazla ilgili gerekli detayların olduğunun diğer bir delili “korku durumları”nda namaz ibadetini nasıl devam ettirmemiz gerektiğinin bile açıklanmış olmasıdır. Müslüman nüfusun az bir bölümünün, hayatlarındaki sınırlı sayıda durumda karşılarına çıkacak olaylarda ne yapmaları gerektiğini söyleyen bu ayet; Müslümanlar’ın hepsinin her günkü ibadetleriyle ilgili konularda bir eksiğin Kuran’da bulunmadığı iddiamızı desteklemektedir. Eğer bir korku, endişe olursa ne yapılacağı Kuran’da şöyle geçer:


Eğer korkuyorsanız; yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuzda Allah’ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi hatırlayın (zikredin).
2-Bakara Suresi 239


Görüldüğü gibi Kuran’da, zor durumlarda bile namazın vaktinde kılınması buyurulmuştur. Su bulunamazsa yeryüzünün tamamını kaplayan toprakla teyemmüm edilir; korkulacak bir durum varsa bir bineğin üzerinde veya yaya olarak kişi Allah’ı zikreder. Namazın hareketlerini tam yapamazsa da, bu hareketlere yaklaşık hareketlerle namazı kılar. Fakat namaz terk edilmez. Kuran, namazı asla terk edilemeyecek bir ibadet olarak sunar ve mazeret durumları için kolaylıklar sağlayarak, bu durumlarda bile namazın devamını, böylece de namazın temeli olan Allah’ın hatırlanmasının (zikrinin) devamını sağlar.


CENAZE NAMAZI


Kuran’da “Cenaze namazı kılın” şeklinde bir ifade yoktur. Demek ki cenaze namazı kılmak farz değildir. Fakat 9-Tevbe Suresi 84. ayette Peygamber’e ihanet edenlerin ardından cenaze namazı kılınmaması, mezarlarının başında durulup onlara destek verilmemesi belirtilir. Demek ki Peygamber’e -dinimize- ihanet etmemiş Müslümanlar’ın cenaze namazlarının kılınabileceği, onların mezarlarına gidilip, destek verilebileceği anlaşılır. Ölenin arkasından Allah’ı anacak ibadetler yaparak; namaz kılarak, Kuran okuyarak ve dua ederek ölüyü toprağa vermek, İslam’ın ruhuna uygundur. İslam’da yerleşmiş bu uygulamaları devam ettirmek elbette güzeldir. Fakat Kuran’da yer almayan kabir sorgusu, kabir azabı ve kabir mükafatı gibi uydurma kavramlara göre şekillenen; İmam’ın ölüye mezarında kabir sorgusunda yardımcı olması için bir şeyler ezberletmesi (telkin vermesi) gibi Kuran’a aykırı uygulamaların da cenaze törenleriyle ilgili uygulamalardan çıkarılması gerekir. (Öldükten sonra verilen “telkin”e Ehli Sünnet içinden de bazı muhalefetler olmuştur, fakat bu uygulamanın yaygın olduğunu hatırlatmalıyız.)


NAMAZA ÇAĞRI (EZAN)


Kuran’da namaz için çağrı yapıldığını, kafirlerin ise bu çağrıyı alaya aldıklarını görüyoruz. Kuran, namaz için belirli bir çağrıyı farzlaştırmamıştır. Amaç namaz için kişilerin toplanmasıdır ki bunun için gereğinde çağrı yapılır. Cuma namazı, toplu kılınması söylenen bir namaz olduğu için Cuma namazına çağrı yapılır (62-Cuma Suresi 9). Çağrının nasıl yapılacağı belirtilmediğine göre çağrının (ezanın) dili ve şekli yapısı Müslümanlar’ın inisiyatifindedir. Esas olan çağrının yapılmasıdır. Çağrı (ezan) en iyi nasıl gerçekleşip, kişiler nasıl bir araya getirilecekse, hoparlörlü veya hoparlörsüz, o şekilde yapılır…

Aktarılan hadislerde de ezanın vahiy sonucu veya Peygamber’in emri ile oluştuğu ifade edilmez. Hadislere göre namaza erken gelenler işlerinden geri kaldıkları, geç gelenler ise namazı kaçırdıkları için yakınıyorlardı. Bunun üzerine namaza nasıl çağrı yapılabileceği ile ilgili değişik görüşler ortaya atıldı. Sonunda görülen bir rüya üzerine bugünkü gibi insan sesinin kullanılması suretiyle ezanda karar kılındı (Bakınız Ebu Davud, es Sünen, 1/16). Hadislerde anlatılanlara göre Peygamber bu rüya için “İnşallah hak rüyadır” demiştir. Yine hadislere göre Bilal kendi inisiyatifiyle sabah namazında “Es Salatu Hayrun Minen Nevm” (Namaz Uykudan Hayırlıdır) ifadesini eklemiştir. Görüldüğü gibi hadisleri tarafsız bir şekilde okuyan bir kişi;

Peygamberimiz’in döneminde, ümmetin ihtiyaçlarına yönelik bir şekilde, ezanın mevcut şeklinin kabul edildiği sonucuna varır. Eğer ezanın mevcut şeklinin emir olduğu hadisten çıkacaksa, Peygamber’in “Bu böyledir, böyle ezan okuyun” diye emretmesi gerekmez miydi? Dini emir olan bir konuda ise Bilal’in ezana bir cümle eklemesi düşünülemezdi.
Gerçi biz Kuran’da açıklanmayan her şeyin kendi inisiyatifimize bırakıldığını, hadislere atıfa gerek duymadan, Kuran’a dayanarak söylüyoruz; fakat mezhepçi yaklaşımı benimseyenlerin, ezanın mevcut şeklini adeta farz gibi sunmaları üzerine ezanın nasıl oluştuğunun anlatımını aktardık.

Bilal’in ezana kendi keyfince cümle eklemesi, yani ezanı değiştirmesi mümkün oluyorsa; ezanın mevcut şeklinin bir farz değil, bu ümmetin yerleşmiş güzel bir sünneti olduğunu düşünmek gerekmez mi? Ezanın mevcut formunu değiştirmenin gerekip gerekmediği tartışılabilir, ama buna karar vermenin bizim inisiyatifimizde olduğu, bu hususta farklı kararların mümkün olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bize göre, İslam dünyasında aynı şekilde okunan ezanı değiştirmemek; “İslam ümmetinin bu ortak sünnetini” bozmamak gerekir. Bu konuda yapılan girişimler gereksiz tartışmalar çıkarmanın ötesine gitmeyecektir. Fakat ezan okunmasının yasak olduğu ülkelerde namaza çağrı; ışık yakarak, mail yollayarak veya herhangi başka bir şekilde yapılabilir. Böylece ezanın farz olan bir kalıbı olmamasının getireceği esneklikten yararlanılır.


NAMAZDAN SONRA ALLAH’I HATIRLAMAK


Namazı bitirdiğinizde Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken hatırlayın (zikredin).
4-Nisa Suresi 103


Namazı bitirdiğimizde de Allah’ı hatırlamalıyız. Namazdaki oturuşlar namazın bir bölümü değildir. Tahminimiz bu ayete ve secdelerden sonra da Allah’ın hatırlanmasını söyleyen 50-Kaf Suresi 40. ayetindeki gibi ayetlere binaen namazın sonunda oturuşlar oluşmuştur. Bu oturuşlarda namazdan sonra Allah’ın hatırlanmasını söyleyen ayetlerin hükmünü yerine getirebiliriz. Fakat bu anmayı ayakta veya yan yatarak da yapabileceğimizi ve oturmanın namazın bir bölümü olmadığını bilelim.


SONUÇ OLARAK:
CAMİLERDE KILINAN NAMAZ NASIL OLMALI?


Kuran namaz adına tüm detayları verir. Namazın vakitleri, namaz için abdest alınması, kıyam, rüku, secde, namazın Allah’ın hatırlanması için kılınması, namazın gösteriş için kılınmaması gibi gerekli olan her şey açıklanmıştır. Açıklanmayan konular unutulmuş değil, Allah’ın farzlaştırmak istemediği konulardır. Allah namazı övmüştür. Şu anda camilerde kılınan namazlarda şeklen Kuran’daki tüm unsurlar yerine gelmektedir. Fakat mezhepçilerin farz veya sünnet olduğunu iddia ettikleri birçok husus Kuran’da geçmemektedir. Mezheplerde olan detayları Kuran’da bulamayanlar “Bak Kuran eksik, mezheplerin izahı olmazsa, biz nasıl namaz kılacağız” demektedirler. Böylece mezheplerini Kuran’ın üstünde bir yere koyan bu kişiler, akılları sıra Kuran’ı mezheplerine denetlettirdiklerinin farkında değildirler. Oysa bu şahıslar, mezheplerdeki namaz izahlarını Kuran’a denetlettirmeli; Kuran’da geçmeyen namaz ile ilgili izahların farz olamayacağını bilmelidirler. Allah’ın baldırını açtıran, dünyayı balık ve öküz üzerine koyan, kadınları erkeklerin cerahatli vücutlarını yalasalar da haklarını ödeyemeyecek varlıklar olarak gören uydurma hadislere dayalı mezhepler hangi konularda isabetlidirler ki, namaz konusunda isabetli olmalarını bekleyelim? Harici, Mutezile, Şii kaynaklarının namaz vakitleri ve namazın kimi uygulamaları hakkındaki Ehli Sünnet mezheplerden değişik görüşleri, zaten namaz konusuna yanlış yorumların karıştığını, bu konunun baştan incelenmesi gerektiğini göstermektedir.

Kitabımızda mezheplerle, mezheplerin dayandığı hadislerle ilgili açıklamalarımız, mezheplerin nasıl güvenilmez olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yüzden dinin diğer unsurlarını, nasıl mezhepleri bir kenara bırakıp Kuran’dan anlamalıysak, aynı şey namaz için de geçerlidir. Bir hadise göre Peygamberimiz’in yakın arkadaşı Enes bin Malik, Emeviler döneminde yapılan tüm bozulmalarla beraber namazın da bozulduğunu görmüş ve “O mescitlerde kılınan namaz Peygamberimiz’in bize öğrettiği namaz değildir. Emeviler bir yığın uydurmayla namazı tanınmaz hale getirdiler” demiştir (İbni Kayyum Zad’ül Mead 1/222). Dinin temeline hadisleri koymak isteyenler bu hadise ne diyeceklerdir?

Bütün bu izahlarımızla beraber, şu anda camilerde kılınan namazların ve ezanın değiştirilmesi gerekmediğini, hatta İslam âleminde ortak bir kabule dönüşmüş bu konudaki düzenlemelerin birçoğunun muhafazasının yararlı olacağını vurgulamak istiyoruz. Ezanın bütün İslam âleminde aynı şekilde okunmasının, namazın bütün camilerde birbirine çok benzer şekilde kılınmasının yararlı birçok fonksiyonu vardır. Bu sayede Arapça ezanı duyan birçok kişi namaza çağrıldığını hemen anlamakta, ezanın ortak ve Kuran’a uygun sözleri, Müslümanlar arasında birlik hissi uyandırmaktadır. Namazın belli bir formda camilerde kılınması ise muhtemel kargaşaları önlemektedir. Örneğin daha önce vurguladığımız gibi namazların çok uzun kıldırılması suretiyle namazdan sonra işine gitmesi gereken cemaate sorun çıkartılmasının önüne geçilmektedir veya baştaki tekbirle namaza başlandığı, sondaki selamlarla namazın bittiği anlaşılarak, topluca kılınan namaza sonradan yetişen kişi, bunlara göre kendini ayarlamaktadır.

Önemli olan Kuran’da farz kılınmayanların farz olduğunun ve Kuran’ın yetersiz olduğunun iddia edilmemesidir. Yoksa Müslümanlar’ın muhakkak Kuran dışında bir takım kararları ve düzenlemeleri olmuştur, olacaktır ve -Kuran’a aykırı olmamak kaydıyla- olmalıdır da. Kuran’dan, Peygamber’in yakınındaki Müslümanlar’ın, kendilerine farz olmayan ibadetleri de yaptıklarını anlamaktayız. Bu konuda verdiğimiz örneği bir daha hatırlayalım. Müzemmil Suresi 20. ayette; Müslümanlar’dan bir grubun, Peygamber’le beraber; bazen gecenin üçte birini, bazen yarısını, bazen üçte ikiden eksiğini ibadetle geçirdiğini okuyoruz. Eğer bu ibadetler, Müslümanlar’dan hepsine farz olsa, Müslümanlar’dan “bir grup” değil, hepsi ibadete katılırdı. Eğer bu ibadetlerin belli katı bir formu olsa, bazen gecenin üçte ikiye yakını, bazen üçte biri ibadetle değerlendirilip, farklı uygulamalar sergilenmezdi. Bu ibadetler gerçekleştirilirken, gece vaktinde nerede, hangi saatte toplanılacağına karar verip uygulamak da “şahsi inisiyatif “ ile -farz veya vacip olmayan- bir düzenleme yapmaktır. Bir araya gelince kimin Kuran okuyacağına, Kuran’ın neresinden başlanıp, neresine kadar okuma yapılacağına karar vermek de bir düzenleme gerektirir. Müzemmil Suresi 20. ayette geçen ibadetler yapılırken elbette böyle düzenlemeler olmuştur ama hiç kimse bunların farz olduğunu iddia etmemiştir. Ortaya çıkan sorun, namazlarla ilgili birçok hususta aynı yolun benimsenmemesi, Kuran’da olmayan kimi düzenlemelerin farzlaştırılması olmuştur. Sonuçta Peygamber döneminde ve sonrasında Müslümanlar, birçok farzı uygularken ve belli formda farzlaştırılmamış ibadetleri kendilerince bir formda yaparken, kaçınılmaz olarak “kendi inisiyatifleri” ile belli düzenlemeler oluşturmak durumundaydılar. Toplumun birlikteliği, sosyolojik bir gereklilik olarak bir takım düzenlemeler gerektirir. Burada önemli soru şudur: Değişmeyen farzlar hangileridir, düzen için inisiyatiflere bağlı yapılan tarihsel uygulamalar hangileridir? Bu soruya Kuran’da anlatılan İslam’ın yaklaşımıyla verilecek cevap açıktır: Kuran’da farzlaştırılanlar farzdır, geri kalan uygulamalar düzen için oluşturulmuş uygulamalardır. Farzlar (örneğin sabah namazı kılmak, namazda secde etmek) evrensel, kıyamete kadar geçerli, değiştirilemeyecek ibadetlerdir. Düzen olarak yapılan uygulamalar (örneğin namaza tekbirle, elleri kaldırarak başlamak) ve nafile ibadetler ise (Kuran’da geçmeyen teravih gibi namazlar) evrensel, kıyamete kadar geçerli, değiştirilemeyecek uygulamalar olmamakla beraber, bunlarla eğer Müslüman ümmete Allah’ın daha çok anılacağı ortamların oluşturulması gibi bir katkı sağlanıyor, yararlı bir fonksiyon yerine getiriliyorsa, uygulanmaya devam edilmeleri yararlı olacaktır. Namaza tekbirle, elleri kaldırarak başlamak namaza düzen verdiği gibi; teravih, bayram namazı gibi farz olmayan namazlar, Müslümanlar’ın bir araya gelmesine ve Allah’ı daha çok anmalarına katkıda bulunur…

Kuran’da geçmeyip, mezheplerce farzlaştırılmış veya gelenekselleştirilmiş birçok hususun, iyi niyetlerle başlatılmış düzenlemeler ve uygulamalar olduğu, sonradan bunların farzlaştırıldığı veya gelenekselleştirildiği kanaatindeyiz. Muhtemeldir ki, hem öğlen hem ikindi namazlarının düzenli olarak iki ayrı vakit olarak topluca kılınma sebebi; 30-Rum Suresi 18. ayette vurgulandığı gibi hem “günün sonunda” hem “öğlen vakti” Allah’ı övmek/hamd için olmuştur. Toplu kılınan namaz içinde topluca bu övgüyü/hamdi gerçekleştirmekle, günlük koşturmalarda insanların bunları unutmaması hedeflenmiş olabilir. (Buna göre, Kuran’da bu iki vakitte övgü/hamd şeklinde geçen ifade, sonradan iki ayrı farz namaza -Sunnilik’te- çevrilmiştir.) Kuran’da, geceleri kıyam ve secde edenleri övenlerle ilgili ifadelere uygun bir yaşantının, bir düzen içinde uygulanma isteğinin “yatsı” namazının da farzlar listesine eklenmesine sebep olduğunu tahmin edebiliriz (25-Furkan Suresi 64; 39-Zümer Suresi 9). Özellikle Türkiye’de -diğer birçok Müslüman ülkede okunmaz- namazdan sonra okunan tesbihatın da (33’er kere Subhanallah, Elhamdulillah, Allahuekber denilen), Kuran’da geçen, namazlardan sonra Allah’ın hatırlanmasıyla ilgili ifadelere (4-Nisa Suresi 103) uygun hareket edilmesine bir düzen vermek için gelenekselleştirildiğini tahmin edebiliriz. Camilerin çoğunda namazlarla ilgili uygulanan format Kuran’a uygundur ama Kuran’ın, belirlenen bu düzeni açıklamadığı bilinerek, bu düzeni takip edeceklerin, uygulamalarını devam ettirmeleri gerekir. Müslümanlar’ın birliği ve Allah’ı daha çok anmaları Kuran’da övüldüğüne göre, buna katkı sağlayan, ibadetlere düzen getiren hususların muhafazası faydalı olacaktır. Fakat bu yapılırken, nafile ibadetlerin ve Kuran’da belirtilmeyen düzene katkısı bulunan unsurların, Kuran’da açıklanmayan her şey gibi farz olmadığı da mutlaka tespit edilmelidir. Kuran’da geçmeyen bu nafileler ve düzenlemeler, muhafaza edilecekse bile, bunların varlığı, Kuran’ın dinin tek kaynağı olarak yeterliliğine karşı bir argüman olarak kullanılamaz. Farz olmayan hususların evrensel hükümler olmadığı unutulmamalı, böylece dindeki mevcut esneklikler muhafaza edilmelidir. Örneğin daha önceden verdiğimiz misalleri hatırlayabiliriz; ezanın (namaza çağrının) genel uygulanan formuyla okunmasının yasak olduğu ülkelerde Müslümanlar, ezan yerine cep telefonuyla mesaj göndererek veya minarenin üstünde ışık yakarak namaza çağrı yapabilirler; namazı uzun kılmak isteyen bir topluluk, rüku ve secdelerde 3’er kere “Subhane Rabbiyel Azim” ve “Subhane Rabbiyel Ala” demek yerine rükuda ve secdede uzun sureler okuyabilirler, genel uygulamaya fazladan rekatlar ilave edip namaz kılabilirler…

Kısacası camilerde kılınan namazların ve okunan ezanın mevcut formunun muhafazası faydalı olacaktır. Sosyolojik gereklilikler, Kuran’da açıklanmayan kimi hususlarda Müslümanlar’ın düzenleme yapmasını gerektirir. 73-Müzemmil Suresi 20. ayetten anladığımız gibi, Peygamber döneminden başlayarak Müslümanlar, kendi “inisiyatifleri doğrultusunda” düzenlemeler yapmışlar, nafile ibadetler gerçekleştirmişler, ibadetlerinde belli bir formu farzlaştırılmayan hususları “kendi görüşlerine göre” şekillendirmişlerdir. Sonradan gelen mezhepçiler, “şahsi inisiyatifler” ile belirlenen ve düzen sağlayan tarihsel hususların bir kısmını farzlaştırmış, vacipleştirmiş, gelenekselleştirmiş ve evrensel ilkelere çevirmeye kalkmışlardır. Mezhepçi görüşü Kuran’ın süzgecinden geçirerek neyin farz, neyin “inisiyatiflerle oluşturulmuş” insani düzenlemeler olduğunu anlayabiliriz.

“Kuran’ın yeterliliği” ilkesini kabul etmeyenlerin, Peygamberin ve sahabelerin farzlarla beraber nafileleri de içeren uygulamalarından neyin farz, neyin nafile ve düzen için oluşturulmuş uygulamalar olduğunu ayırt etmek için hiçbir rasyonel, objektif kriterleri yoktur. Bu ayırt etme işlemi sadece Kuran’ın otoritesine başvurularak gerçekleştirilebilir. Bahsedilen uygulamaların içinde Kuran’ın ifadelerine ve ruhuna aykırı olanların uygulanmasına elbette son verilmelidir. Fakat Kuran’da yer almayan hususlardan, Müslümanlar’ın Allah’ı daha çok anmasına ve ibadetlerini düzenli-kargaşasız bir şekilde yapmalarına hizmet edenler ise, farzlaştırılmadan, muhafaza edilmelidir. Camilerde şu anda kılındığı formuyla namazın ve okunduğu formuyla ezanın da şekli -bizce- muhafaza edilmesi gerekenlerdendir.


KURAN’DAKİ ZEKAT


Kuran’da malların, maddi değeri olan varlıkların Allah yolunda sarfedilmesi “zekat, sadaka, infak” gibi kelimelerle, kimi zaman da “Yoksulu yedirin” gibi ifadelerle (örneğin 74-Müdessir Suresi 44) veya mallarla Allah yolunda mücadele etmeden (örneğin 4-Nisa Suresi 95) bahsedilmesiyle anlatılır. Kuran’da birçok ayette anlatılan bu ibadet, dinimize göre en temel vazifelerimizden biridir.

Kuran’daki birçok ayette mallarımızdan sarfetmemiz anlatılmıştır. Fakat hiçbir ayette “Kuran’a göre zekatın miktarı 1/40’tır” diye bir ifade yer almaz. Kuran’da birçok ayette anlatılan bu konuda, eğer 1/40 şeklinde bir ölçü evrensel ve belirlenmiş olsaydı, hiç şüphesiz Allah bunu kitabında açıklar, bizi yalanlarla dolu başka kitaplara muhtaç etmezdi. 1/40 şeklinde oran getiren mezheplerin bu yargısı, halkın birçoğu tarafından dinin oranı sanılmaktadır. Oysa bu oran, Kuran’da geçmediği gibi, mezheplerin tek ölçüsü de değildir. Mezhepler altın, gümüş para gibi değerlerin zekat oranını 1/40 olarak öngörmüşlerdir. Mezheplere göre tarladaki ürünün zekatının ölçüsü, koyunun zekatının ölçüsü gibi oranların hepsi birbirinden farklıdır. Mesela tarladaki ürünün zekatı 1/10’dur. Eğer suyu taşıyarak tarlanıza getiriyorsanız bu ölçü 1/20’ye düşer. Yani Kuran’da geçmeyen ve tarihsel kanaatlerden ibaret birçok ayrı oran evrensel dini ölçülere çevrilmiştir. Üstelik bu oranlar, kimi hususlarda mantıksızdır. Niye çiftçilik yapan kişi ürününün 1/10’unu verecekken, altını, gümüş kazanan biri 1/40’ı gibi bir oranla, çiftçilerin dörtte birini versin? Çiftçiler tüccarlardan daha mı zengindirler, yoksa çiftçilik tüccarlıktan çok daha avantajlı bir meslek midir? Kuran’da geçmeyen ölçüleri uyduranların, uydurduklarında evrensel dini ölçü olacak bir basiret görülmemektedir. Kuran’la yetinmemenin sonucu bu konuda da felaket olmuştur.

Kuran’da geçen “infak” kelimesinin Türkçe karşılığı “harcamak, sahip olunan mallardan vermek”tir. Kuran’da geçen bu kelime Türkçe’deki “harcama” kelimesi gibi hem Allah yolunda harcamayı, hem de bunun dışındaki harcamaları ifade eder. Genelde Allah yolunda harcamayı ifade etmek için kullanılmış olan bu kelime, Allah yolundan alıkoymak için yapılan harcamalar için de kullanılmıştır (Bakınız: 8-Enfal Suresi 36). Oysa “sadaka” kelimesi hep “Allah yolunda harcamalar” manasında kullanılır. “Sadaka” kelimesi kökünde “doğrulama” manasına sahiptir. Allah yolunda yapılan harcamaların, Allah’ın hükümlerine inanmanın ve bu hükümleri doğrulamanın bir sonucu olması; “sadaka” kelimesinin bu kullanılış tarzına sebep olmuş olabilir. “Zekat” kelimesi ise “temizlenme” manası taşır. Kuran’da “zekat” kelimesi “sahip olunan değerlerden başkalarına vererek temizlenme” manasında kullanılır. Nitekim 9-Tevbe Suresi 103. ayetten “sadaka vermenin”, “temizlenme” yani “zekat” olduğunu anlayabiliriz. “Zekat”ı, “sadaka”yı da kapsayan daha geniş anlamlı bir kavram olarak düşünebiliriz. Bu anlayışa göre “zekat”, sahip olunan tüm imkanlardan vererek temizlenmeyi gerektirir. Yani kişi mallardan vererek “zekat” vazifesini yerine getireceği gibi, sahip olduğu bilgisinden başkalarını faydalandırmakla da “zekat” vazifesini yerine getirmiş olur. Kuran, sahip olduğumuz mallardan ve maddi değerli varlıklardan kimlere vereceğimizi şu ayetleriyle açıklar:


...yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, özgürlüğe kavuşma gayretindekilere veren…
2-Bakara Suresi 177


Sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını) sorarlar. De ki: “Hayır olarak infak edeceğiniz (harcayacağınız) anne, baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlaradır. Hayır olarak yaptıklarınızı şüphesiz Allah bilmektedir.”
2-Bakara Suresi 215


Kendilerini Allah yoluna adayan yoksullar içindir ki yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. Onurlarından dolayı, bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayır olarak infaklarınızı (harcamalarınızı) şüphesiz Allah bilmektedir.
2-Bakara Suresi 273


Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak yalnızca şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar, özgürlüğünü kaybetmişler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi. Allah bilendir, hakimdir.
9-Tevbe Suresi 60

Görüldüğü gibi ayetlerden, Allah için yapacağımız harcamaların, sadakaların kimlere gideceğini anlıyoruz. Allah yolunda yapılacak harcamanın miktarına gelince, bu soru Kuran’da sorulmuş sonra da cevabı verilmiştir:


Ve sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını, vereceklerini) sorarlar. De ki: “Bağışladığınızı”. Böylece Allah size ayetlerini açıklar, umulur ki düşünürsünüz.
2-Bakara Suresi 219


Görüldüğü gibi Allah neyin harcanacağı sorusuna Kuran’da cevap vermiştir. Bu cevap ne 1/40’tır, ne de 1/10’dur, ne de başka rakamsal bir orandır. Birçok kişi eğer Kuran çevirilerini incelerse “bağışladığınızı” diye yaptığımız çevirinin “ihtiyaçtan artanı” diye çevrildiğine de rastlayabilir. Tahminimiz bu, Kuran çevirilerinde birbirini taklit ederek yazmanın ve burada geçen kelimenin Kuran’ın diğer yerlerinde nasıl geçtiğini araştırmamanın neticesidir. Burada bizim “bağışladığınızı” diye çevirdiğimiz ve diğer bazı çevirilerde “ihtiyaçtan artanı” diye çevrilen kelime “afv”dır. İsteyen aynı kelimenin geçtiği; 2-Bakara Suresi 187, 3-Ali İmran Suresi 152, 3-Ali İmran Suresi 155, 5-Maide Suresi 95, 5-Maide Suresi 101, 9-Tevbe Suresi 43, 42-Şura Suresi 40, 64-Teğabun Suresi 14 ayetlerini inceleyebilir. Tercümelerde bu ayetlerdeki aynı kelimenin karşılığını “affetmek” ve “bağışlama” olarak bulacaksınız; fakat “ihtiyaçtan artanı” şeklinde bir manaya rastlamayacaksınız. Aynı kelime Türkçe’ye de “affetmek” şeklinde girmiştir. Ayetten “gönlümüzden kopanı, isteyerek ayırdıklarımızı” vermemiz anlaşılmaktadır.

Bu ayet yapılan harcamaların gönül rızası ile gerçekleşen harcamalar olduğunu gösterir. Bu yüzden kişinin, ekonomik hayatında vermeye zorunlu tutulduğu vergi, KDV gibi harcamaları ile “infağı (sadakayı)” gerçekleştirdiğini düşünmek hata olur. Allah yolunda yapılan harcamalar gönül rızası sonucudur, ekonomik mecburiyetler, zorla alınmalar buna dahil edilemez. Kuran’ın mallarımızdan, Allah’ın rızık olarak verdiklerinden harcamamızı söyleyen birçok ayeti vardır. Kuran’da cimrilik kınanmış ve Allah’ın verdiklerinden yine Allah rızası için sarfetmemiz söylenmiştir. Kuran, özel mülkiyeti helal kılmış, fakat Allah’ın tüm nimetlerin sahibi olduğu bilinci ile kulların, Allah’ın verdiklerinden sarfederek sosyal adaleti sağlamalarını istemiştir. Kuran bize yoksulların malımızda hakkı olduğunu öğretmekte (70-Mearic Suresi 24,25) ve sadaka ile bizim yoksulların bu hakkını kendilerine teslim edip temizlendiğimizi (zekat verdiğimizi) anlatmaktadır:


Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?
16-Nahl Suresi 71


Ey iman sahipleri! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar.
9-Tevbe Suresi 34


Mallarını Allah yolunda harcayacak kişi, malların gerçek sahibinin Allah olduğunu unutmayacak, bu konudaki tüm Kuran ayetlerini göz önünde bulunduracak ve dinimizin çok önem verdiği bu ibadeti gerçekleştirecektir. Yukarıdaki ayetlerden anlayabileceğimiz gibi ideal olan herkes birbiriyle eşit seviyeye gelene kadar verme faaliyetinin devamıdır. Sosyal adalet dengesizliğini yaratan hırsla para yığma alışkanlığı, dinimizce hiç hoş karşılanmamaktadır. Ayrıca 9-Tevbe Suresi 34. ayetindeki ifadeyi göz önünde bulundurarak; zekatımızın, harcamalarımızın sahtekar din adamlarına gitmemesine, onların mal yığıcılığının aracı olmamasına da dikkat etmeliyiz. Bu ibadette, herkes kendi bütçesine göre elinden geleni yapmalıdır:


Geniş imkanı olan bu geniş imkanından harcasın. Rızkı kısıtlı tutulan da Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla versin.
65-Talak Suresi 7


Allah kendi rızası için harcamalarımızın gizli de, açık da olabileceğini söylemekte, fakat gizli şekilde vermeyi üstün tutmaktadır:


... Kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak infak ederler (harcarlar)…
13-Rad Suresi 22


Sadakaları açıktan verirseniz ne iyi, fakat gizleyip fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
2-Bakara Suresi 271


Bu harcamaların yapılmasında Allah rızası dışında yollara sapılıp; gösteriş yapılmaması ve verilenin başa kakılmaması da Kuran’da geçer:


262- Mallarını Allah yolunda harcayıp, sonra da harcamaların peşinden başa kakıp eziyet vermeyenlerin ödülleri Rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve tasalanmayacaklardır onlar. 
263- Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah cömerttir, yumuşak davranandır. 
264- Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını infak eden (harcayan) kişi gibi sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın.
2-Bakara Suresi 262-264


9-Tevbe Suresi 91 ve 92. ayetlerden, harcayacak bir şey bulamayanların üzerinde herhangi bir sorumluluk olmadığı anlaşılmaktadır. 2-Bakara Suresi 267. ayette ise düzgün mallardan harcama yapmamız, tiksinilecek şeyleri infak etmememiz gerektiği anlatılır. Kuran servet sahiplerine, mallarında fakirlerin hakkının olduğunun, malın gerçek sahibinin Allah olduğunun dersini verir.

Tarihin belli bir anında verilmiş tarihsel hükümlerin, evrensel dini hükümler gibi sunulmasındaki felaket zekat konusunda da kendisini göstermektedir. Şahsi ve tarihsel kanaatleri din gibi sunanlar, Kuran’da olmayan zekat ölçülerinin yanında, “bir malın bir kişide en az bir sene kaldığında zekat verilmesi gerektiği” gibi hükümler de getirmişlerdir. Oysa günümüzde, büyük holding sahiplerinin birçoğu bile parasını bir sene bir yerde bekletmemekte, sürekli işlerinde sermaye olarak döndürmektedirler. “Borçlu zekat veremez” veya “mal üretiminde kullanılan mallardan zekat verilmez” gibi Kuran’da olmayan prensipler düşünülürse; krediyle iş yapan holdingciler, üretim aracı fabrika olan fabrikatörler, aşağı yukarı hiç zekat vermeyecek, fakat çiftçi ürününü topladığında bunun 1/10’unu, ev hanımı sahip olduğu altının 1/40’ını her sene zekat olarak verecek demektir. Mezhepçilerin bir diğer izahına göre binek için zekat verilmez. Bu izaha göre milyarlık arabası olanlar zekat vermeyecek ama 10 kilo domates toplayan 1 kilosunu verecektir. Kuran’ın verdiği esnekliğin kaldırılması hoş görülemeyeceği gibi, Kuran’ın bir farzının uydurma izahlarla yok sayılması sonucunu doğuracak izahlar da hoş görülemez. Daha doğrusu Kuran dışı olanın, yani insani olanın, Allah’tan olan ile karıştırılması asla hoş görülemez. Bu gayretin sonucunda ortaya çıkan felaket tablosu ortadadır. Kuran, diğer konuları olduğu gibi, mallarımızı nasıl harcayacağımızı ve kimlere yardımlar yapmamız gerektiğini de tam ve eksiksiz bir şekilde açıklamıştır.


Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne harcarsanız şüphesiz Allah onu bilir.
3-Ali İmran Suresi 92


KURAN’DAKİ ORUÇ


Kuran-ı Kerim’de Bakara Suresi’nin 183, 184, 185 ve 187 numaralı dört ayetinde oruçla ilgili tüm bilgiler verilir. Bu dört ayeti inceleyen kişi Ramazan orucuyla ilgili bilmesi gereken her noktayı öğrenir. Bu ayetler şöyledir:


183- Ey iman sahipleri! Oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin de üzerinize yazıldı. Umulur ki sakınırsınız.
184- Sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Zorlukla dayananlar, fidye olarak bir yoksulu doyurmalıdırlar. Kim gönülden bir hayır yaparsa, bu kendisi için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız, bilirseniz sizin için daha hayırlıdır. 
185- Ramazan ayı ki; insanları doğru yola ileten, apaçık ve ayırt edici olan Kuran onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya tanık olursa, onda oruç tutsun. Hasta ya da yolculukta olanlar, tutamadıkları gün sayısınca diğer günlerde tutarlar. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bu, sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola ilettiğinden dolayı Allah’ı yüceltmeniz içindir. Umulur ki şükredersiniz. 
187- Oruç gecesi kadınlara yaklaşmanız helal kılınmıştır. Onlar sizin giysiniz, siz de onların giysilerisiniz. Allah sizin benliklerinize yazık etmekte olduğunuzu bilmiş, tevbelerinizi kabul edip, sizi bağışlamıştır. Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı şeyi arayın. Tan yerinde beyaz iplikle siyah iplik, sizce ayırt edilinceye kadar yiyin için, sonra da orucu geceye kadar tamamlayın…
2-Bakara Suresi 183, 184, 185, 187


Arka arkaya gelen bu dört ayetten orucu öğreniyoruz. Bu ayetleri incelersek, Ramazan orucu hakkındaki tüm bilgiyi öğrenmiş oluruz. Bu ayetlerin ışığında orucu şöyle açıklayabiliriz:

1- Oruç Kuran’ın emrettiği, üzerimize yazılmış bir farzdır (2-Bakara Suresi 183).

2- Oruç Ramazan ayında tutulur (2-Bakara Suresi 185). Ramazan Kuran’ın indirildiği aydır ve oruç bu ayın günlerinde tutulur.

Ramazan, Ay takviminin bir ayıdır. Ay’ın hareketlerine göre belirlenir. Ay’ın görünmesiyle başlayan bu ayın başlangıcını, astronomik hesaplarla aylar, hatta seneler önce bilebiliriz. Günümüzde bu ayın başlangıcını, takvimlerle çok önceden ve çok rahat bir biçimde bildiğimiz için Ay’ı gözetlememize gerek kalmamıştır. Günümüzde Ay ve Güneş tutulması gibi çok daha kritik gök olayları bile senelerce önceden, hem de nereden en iyi gözlemlenebileceğiyle beraber bilinmektedir. Bazıları “Biz takvimlere itibar etmeyiz, Ay’ı gözetleriz, gökyüzünde Ay’ı gördüğümüz zaman Ramazan ayı başlar” demektedirler. Üstelik Ay’ı ilk görene ödüller de vaat edilince, beklenenden bir gün önce Ay’ı gördüğünü iddia edenler çıkmış ve Müslümanlar’ın kimi Ramazan ayına bir gün önceden başlamışlardır. Son zamanlarda bu hatanın düzeltildiğini ve astronomiye dayalı hesabın geç de olsa bazılarınca da kabullenildiğini görüp seviniyoruz.

3- Hastalık ya da yolculuk sebebiyle oruç tutamayanlar, tutamadıkları günlerin sayısı kadar başka günlerde oruç tutarlar (2-Bakara Suresi 184). Buna karşılık orucunu kasten bozanın arka arkaya 61 gün oruç tutması gerektiği, uydurma hadislerin ve mezheplerin bir izahıdır; Kuran’da böyle bir izah geçmez. Kuran’da, hacla ilgili bazı eksikliklerde orucun fidye olarak tutulması (2-Bakara Suresi 196), yanlışlıkla ölüme sebebiyet verip köle affetme cezasını yerine getiremeyenlerin iki ay kesintisiz oruç tutması (4-Nisa Suresi 92), yemin bozanların kefaret olarak oruç tutması (5-Maide Suresi 89), hacda avlanma yasağını çiğneyenlerin kefaret olarak oruç tutması (5-Maide Suresi 95), hanımlarını cahiliye adetlerinde olduğu gibi anası, kız kardeşi gibi yakın akrabası ilan edip, boşanmaya kalkmanın cezası olan köle azadını yerine getiremeyenlerin, kesintisiz iki ay oruç tutması (58-Mücadele Suresi 4) geçer. Görüldüğü gibi Kuran, bazı suçların cezasında orucun; suçun bu dünyadaki bir karşılığı olarak tutulmasını söyler. Tüm bu detayları veren Allah, orucun kasten bozulmasının iki ay kesintisiz oruç tutma gibi bir cezası olsaydı, bunu da açıklamaz mıydı? Madem açıklamamıştır, böyle bir ceza yoktur. Yukarıdaki suçları incelersek, bu suçlardan kiminin oluşma ihtimali binde birden bile az bir ihtimaldir. İnsan hayatında olma ihtimali bu kadar az olan şeyleri açıklayan Allah’ın, kişilerin kasten oruç bozması gibi olma ihtimali çok daha yüksek olan bir olayın böyle bir cezası olsa, bunu açıklamamış olması hiç mümkün müdür?

4- Oruca zorlukla dayananlar bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler (2-Bakara Suresi 184). Bazı mezhepçiler “zorlukla dayanma” ifadesini yaşlılık, iyileşmeyen hastalık gibi ifadelerle sınırlamaya çalışmışlardır. Bu şekildeki yorumlar, Allah’ın ifadesini şahsi görüşle sınırlamaya çalışmaktır. Eğer gerekseydi Allah, kendisi bu sınırlamayı yapardı. Allah oruca zorlukla dayananların, bir yoksulu doyuracak şekilde fidye vermelerini öngörmüş ve zorlukla dayanmaya bir kayıt getirmemiştir. Herkes 2-Bakara Suresi 186. ayetinde belirtildiği gibi Allah’ın bize yakın olduğunu unutmadan değerlendirmesini yapacaktır. 2-Bakara Suresi 185. ayetin sonundaki oruç tutmanın bizim için daha hayırlı olduğu göz önünde bulundurularak “zorlukla dayanma” ifadesi değerlendirilmelidir. Yoksulu doyurmak isteyenlerin, yoksulu neyle, ne kadar, kaç öğün doyuracakları hususları belirlenirken; aynı ayetteki “Kim gönülden bir hayır yaparsa, bu kendisi için daha hayırlıdır” ifadesinin, göz önünde bulundurulmasında fayda vardır.

5- Orucun vakti tan yerinin ağarmasıyla başlar. Bu vakitte (tan yerinde) siyah ipliğin beyaz iplikten ayrılması ifadesi açıklanırken; tan yerinde beyazlığın, ufukta yatay uzanan bir ip gibi görülmesinden dolayı, tan yeri ağarmasına “hayt” (ip) dendiğini söyleyenler olmuştur. Birçok kişiye göreyse, gecenin karanlığının, belli bir mesafedeki siyah iplikle beyaz ipliğin ayırt edilmesini engellemeyecek şekilde dağılması ayette kastedilmektedir. (Bizce, bu yorum daha uygundur.) “Sizce” ifadesiyle; orucun başlangıç vaktinin tan yerinin hemen başı değil, karanlığın biraz daha açıldığı sonraki zaman olduğu anlaşılmaktadır. Şimdiki takvimlerin çoğunda, oruç, tedbiren; tan yerinin hemen başı olan ilk ışık belirtileriyle başlatılmaktadır. Yani takvimlerin çoğuna göre orucun başlangıcında bir miktar daha esneklik olduğu düşünülebilir. Orucun süresi geceye dek devam eder. Kuran’da günün gece ve gündüz diye iki kısım olduğunu görüyoruz. Orucun bitiş zamanı gecenin başı yani gündüzün sonudur (2-Bakara Suresi 187).

6- Oruç gecesi kadınlara yaklaşabileceğimiz söylenir (2-Bakara Suresi 187). “Yaklaşma” kelimesi mecazi anlatımlı bir kelimedir. Kadın erkek cinselliği için aynı şekilde Türkçe’de de “beraber olma” gibi deyimler kullanılmakta, bu deyimle “cinsel ilişki” kastedilmektedir. Yine 2-Bakara Suresi 187. ayette, orucun başlangıç vaktine kadar yiyebileceğimiz ve içebileceğimiz söylenir. Böylece orucu oluşturan üç unsur olan; 1- yememe, 2- içmeme, 3- cinsel ilişkiye girmemenin oruç vaktinde yerine getirilmesi anlaşılır. Belirtilen zaman dilimi içinde bu üçünün yapılmamasıyla oruç gerçekleşir. Orucun bitiş vakti olan gecenin başlangıcından sonra bunlar serbesttir. Kan vermenin, kusmanın, küfretmenin, kavga etmenin orucu bozduğu şeklindeki izahlar uydurmadır. Orucu oluşturan unsurlar bellidir. Yemek, içmek ve cinsel ilişki dışında hiçbir şey orucu bozmaz.

Görüldüğü gibi Kuran’ın anlattığı oruç, bu dört ayette açıklanmıştır. Oruç adına ne anlaşılacaksa bu dört ayetten anlaşılmalıdır.


KURAN’DAKİ HAC


Kuran’daki Hac, 2-Bakara Suresi 158, 189, 196, 198, 199, 200, 203; 3-Ali İmran Suresi 97; 5-Maide Suresi 1, 2, 95, 96, 97; 9-Tevbe Suresi 3; 22-Hac Suresi 25, 26, 27, 28, 29. ayetlerinden anlaşılır.

Bu ayetler bize Hac hakkında gerekli bilgiyi verecektir. Kuran’ın bu ayetlerinin ışığında Haccı şöyle özetleyebiliriz:

1- Hac kelimesine sözlüklerde “kastetmek” anlamı verilir. Kuransal bir terim olarak Hac, belli bir zaman diliminde belli ibadetleri de içeren Kabe’ye yapılan bir ziyarettir. 3-Ali İmran Suresi 97. ayetten Haccın yapılmasının gücü yeten kullar üzerinde Allah’ın bir hakkı olduğunu öğreniyoruz. Ayetten Haccı, gücü yetenlerin yapacağı anlaşılır. Allah “gücü yetmek” deyimini açıklamamış, bu deyimin anlaşılmasını bize bırakmıştır. Mezhepler, “gücü yetmek” deyiminin anlamını kısıtlamaya çalışmışlardır. Bu deyimden esir olmamak da, maddi güç yeterliliği de, sağlıksal şartlar da anlaşılabilir. Fakat her şartta, sağlığın da, maddi gücün de hangi ölçüde “güç yetirme” kavramına dahil olup olmadığı izafi bir kavramdır. Kişiler, Allah’a kaşı sorumluluklarını, Allah’ın tüm şartları ve düşünceleri bildiğini, vicdani kanaatlerden de mesul olduklarını göz önünde bulundurup; “güç yetirme” kavramını en iyi şekilde değerlendirecek ve kendilerinin Hacca gitmeye güçlerinin yetip yetmediğine karar vereceklerdir.

2- Hac, İbrahim Peygamber döneminden beri yapılan bir ibadettir (22-Hac Suresi 26, 27). Hz. İbrahim’in ilk kurucusu olduğu Kabe’de, Hz. İbrahim’in makamı ve apaçık deliller vardır (3-Ali İmran Suresi 97).

3- 2-Bakara Suresi 197. ayette Haccın bilinen aylarda olduğu söylenir. Üstelik “aylar” şeklinde çoğul bir ifade kullanılır. Oysa günümüzde hacılar, Haccın kısa bir süreye sıkıştırılması yüzünden kalabalıktan birbirlerini ezmekte, birçok ölüm vakası meydana gelmekte ve hacılar perişan olmaktadırlar. Hz. İbrahim döneminden beri uygulanan Haccın “bilinen aylar”da olduğu söylenir. Aynı ilkbahar denilince Mart, Nisan, Mayıs aylarının anlaşıldığı gibi, Hac aylarının da başta bu şekilde anlaşıldığını görüyoruz, fakat bu konu da mezhepçi tahribatın dışında kalamamıştır.

Ehli Sünnet birçok kaynakta “Şevval, Zilkade ve Zilhicce” Hac ayları olarak belirtilmekte; fakat Hac, Zilhicce ayının içindeki on güne sıkıştırılmaktadır. Diğer yandan haram aylar olarak “Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb” ayları sayılır ama Kuran’dan haram ayların bitişik olduğu anlaşılmasına rağmen Receb ayı önceki aylara bitişik bir ay değildir. Görülüyor ki, Ehli Sünnet bu konuda da Kuran’la çelişkili bir yaklaşımı benimsemiştir ve bunun da düzeltilmesi gerekmektedir. Burada, öncelikle haram aylarla Hac aylarının tamamen aynı olduğu yönündeki kanaatimizi, sonra bunların hangi aylar olduğu yönündeki görüşümüzü belirteceğiz.

Hac aylarının bilinen aylarda olmasından kasıt, aynı zamanda bu ayların haram aylar olmasındandır. Haram aylarda savaşmak yasaktır. Bu yasak, Hac görevinin yerine getirilmesine olanak sağlamaktadır. Kabe’nin etrafındaki kavimler haram aylara riayet ederek, Hac ibadetinin durmamasını, kendi çekişmelerinin kişileri Hacdan alıkoymamasını sağlamaktadırlar. Hz. İbrahim’den sonraki nesillerdeki putperestler de Kabe’nin koruyucusu olarak kendilerini görmüşler, haram ayları bozarak da olsa kısmen uymuşlardır, Haccı bir ticaret kaynağı olarak değerlendirmişler ve haram aylara da ticaretlerini kurtaran bir unsur olarak riayet etmişlerdir. (8-Enfal Suresi 34 ve 35’ten ortak koşanların kendilerini Kabe’nin varisi olarak görmelerini anlayabiliriz.) Haram aylardan bahseden 2-Bakara Suresi 194. ayetten iki ayet sonra Hacdan bahsedilmesinden, 2-Bakara Suresi 217’de haram aylarda savaşmanın büyük suç olduğunun vurgulanmasından ve Haccın yapıldığı yer olan Mescid-i Haram’a ulaşılmasının engellenmesinden bahsedilmesinden, 5-Maide Suresi 2’de haram ayın ve Hac ibadetindeki ihramın beraber anılmasından, yine aynı sure 97. ayette haram ayların ve Hacda ziyaret edilen Kabe’nin beraber anılmasından; bilinen Hac aylarının haram aylar olduğu anlaşılır. Zaten bu ayların haramlığı da Hacla ilintilidir.

Tevbe Suresi’nin 2. ve 36. ayetlerinden ise bu ayların arka arkaya gelen dört ay olduğunu öğreniyoruz. 2-Bakara Suresi 189. ayetten bu dört ayın Ay (kameri) takvimindeki “aylar” olduğunu anlarız. Yani Hac art arda gelen dört ayda yapılan bir ibadettir. Bu dört ay aynı zamanda içinde savaşılmasının haram olduğu aylardır. Bu ayların ilki “Hac ayı” anlamına gelen “Zilhicce”dir. Bizce, hac bu ayla başladığı için Haccın ilk ayının ismi Arapça’da “Hac ayı” manasına gelen “Zilhicce”dir. 9-Tevbe Suresi 3. ayette haram ayların ilk günü olan, Haccın da ilk gününe “Hac günü” isminin verilmesi bu görüşümüzü desteklemektedir. Bu ve bir önceki ayette, bu tarihten itibaren haram ayların dört ayı boyunca serbest dolaşılabileceği söylenir; bunun açıklandığı gün ise “Büyük Hac günü” olarak nitelenir, sonuçta bu günün ne özelliği olduğunu düşündüğümüzde şunu görürüz: Dört ayın başlangıcı olan bu gün, Hac ibadetinin başlangıç tarihi olmasıyla özeldir. Zilhicce ilk ay olunca Zilhicce’yi takip eden Muharrem, Safer ve Rebiulevvel’in diğer hac ayları olduğu kanaatindeyiz. Burada enteresan ek bir delile de değinmek istiyoruz. Rebiulevvel ayı iki kelimeden oluşan birleşik bir kelimedir. “Rebiul” kelimesi dört, “Evvel” kelimesi ise ilk demektir. Bu aydan sonra “Rebiul-Ahir” ay’ı gelmektedir ki bu ayın ismi ise “Sonraki Dördüncü” demektir. “Rebiul-Evvel” ay’ı haram ayların dördüncü ve sonuncu ayı olduğu için bu ismi almıştır. Ay takviminin ilk ayı Muharrem olduğu için, “Rebiul-Ahir” ay’ı, takvim sırasındaki dördüncü aydır. Bu da bu ayın isminin neden “Sonraki” (Ahir) “Dördüncü” (Rebiul) olduğunu açıklar. Eğer Rebiul-Evvel’in haram ayların dördüncü ayı olduğu anlaşılmazsa, Rebiul-Ahir’in neden “Sonraki Dördüncü” anlamına geldiği açıklanamaz. Bu da haram ayların Zilhicce (Hac Ay’ı) ile başlayıp, dördüncü ay olan Rebiul-Evvel ile bittiğini bir kez daha desteklemektedir. Hac bu dört ayda yapılabilen bir ibadettir. İnsanların birbirlerini ezip öldürmelerine yol açan Haccı birkaç güne sıkıştırma uygulaması bırakılıp, Kuran’ın izahlarına dönülmelidir.

Mezhepler, hayatında bir kez Hac yapan Peygamberimiz’in, bahsedilen birkaç günde Hac ibadetini yaptığını söyleyerek Haccı birkaç güne sıkıştırmışlardır. Bahsedilen husus doğru olsa bile, bu günlerde Peygamberimiz’in Hac yapmasından, sadece bu günlerde Haccın farzının yerine getirilebileceği anlaşılmaz. Bu husus, sabah namazının tam 10. dakikasında Peygamberimiz’in namaza başladığı ile ilgili bir rivayet olsa, sabah namazının daha önceki ve daha sonraki zaman dilimlerinde namaza başlanamayacağının söylenemeyeceği kadar açıktır. Kuran’da 9-Tevbe Suresi 37. ayette haram aylarla oynamak, kötü bir fiil olarak takdim edilmektedir. Ama öğüt alan nerede!

4- Hac, kişinin davranışlarına dikkat ettiği, insanlarla bir araya geldiği bir ibadettir. Hacda kavga, kötülüğe sapma, eşler arasında cinsel ilişki yoktur. (2-Bakara Suresi 197). Hac ibadeti sırasında kişi kendisine helal olan bazı şeyleri de haram eder (Eşlerin cinsel ilişkiye girmemesi gibi). Hacda dikkat edilmesi belirtilen bu hususlara uymaya “ihram” denir. Hacının ihramda olması budur. “İhram”ın sözlük manasından anlaşılan da bu süre boyunca belirtilen yasakların gözetilmesidir. Fakat günümüzde belli bir elbiseye de “ihram” adı verilerek bu elbisenin giyilmesi farzlaştırılmıştır. Kuran’da sözlük anlamı dışında başka bir “ihram” anlaşılmamaktadır. Eğer Allah, Hacda böyle bir elbisenin giyilmesini isteseydi, onun giyilmesi gereken bir elbise olduğunu söyleyerek, şüpheye meydan vermeden bunu açıklardı. Böyle bir izahın olmaması ve bu kelimenin sözlük manasının, Kuran’daki anlatımla tam örtüşmesi yüzünden ihramın; belli bir süre içinde, belli şeylerin yasaklanması dışında bir manası olmadığını anlarız. İhram sırasında yasak olan şeylerin biri de avdır (5-Maide Suresi 95, 96). Bu avın bir tek kara avını kapsadığı, hacıların deniz avını yiyebileceği ve yapabileceği gibi Haccın detayları bile Kuran’da bahsedilen ayetlerde mevcuttur.

5- Kim ihram sırasında kara avı yasağını bilerek çiğnerse, cezası öldürdüğü hayvanın bir benzerini Kabe’ye varacak bir kurbanlık yapmasıdır. Bu benzer kurbanı adaletli iki kişi belirler. Av yasağını çiğneyen kişi, bunun yerine yoksulları doyurarak veya onun dengi oruç tutarak bu yasağı çiğnemesinin kefaretini yerine getirebilir (5- Maide Suresi 95).

6- “Umre”, ziyaret etmek demektir. Haccın belli dönemde yapılmasına karşılık, umre her zaman yapılabilen bir ziyarettir. Hac da, umre de Allah için tamamlanmalıdır (2-Bakara Suresi 196). Siyasi propagandalar, menfaatler, köşe dönmeler, halkı kandırmalar değil; Allah’ın rızası Haccın da, umrenin de şartı olmalıdır. Bu ibadetleri yapmaları engellenenler kurban keser veya kestirirler. Kurban yerine varıncaya kadar başlar traş edilmez. Hasta ya da başından rahatsız olan oruç tutarak, sadaka vererek ya da kurban keserek fidye yoluna gider. Güvene kavuştuğunda Hacca kadar umre yapmak isteyen kolayına gelen bir kurbanı keser veya kestirir. Bunu bulamayan ise üçü Hacda, yedisi döndüğünde olmak üzere on gün oruç tutar. Bu ailesi Mescid-i Haram’da olmayanlar içindir. Tüm bunlar 2-Bakara Suresi 196. ayette geçer.

7- Kurbanların üzerine Allah’ın adı anılır ve bunlardan yoksullara verilir ve yenir (22-Hac Suresi 28). Hac ibadeti yapılırken kirlerden arınılmalı, adaklar yerine getirilmelidir (22-Hac Suresi 29). “Kirleri arındırmak” genel bir ifade olduğundan, birçok insanın buluşma yeri olan Hacda, her türlü hijyen kuralına dikkat etmek iyi olur. Mescid-i Haram’a saçların kısaltılmış, ya da traş edilmiş olarak girilmesinden bahseden 48-Fetih Suresi 27. ayet de bu çerçevede değerlendirilebilir. Kabe’nin tavafı (çevresinde yürünmesi) böylece temiz bir şekilde yerine getirilecektir (22- Hac Suresi 29). Kabe’nin temiz tutulmasına, böylece Hac ibadetinin yapıldığı yerin temiz olmasına da dikkat çekilmiştir (22-Hac Suresi 26).

8- Arafat’tan ayrılıp topluca inilince Meşari Haram’da Allah’ı hatırlamak (zikir) lazımdır. Bu hatırlama Allah’ın bize öğrettiği şekilde olmalıdır (2-Bakara Suresi 198). Allah’ı nasıl hatırlayacağımızı (zikredeceğimizi), Allah bize Kuran’da öğrettiğine göre, bu hatırlama faaliyeti de Kuran’a uygun olacaktır.

9- Sonra insanların topluca akın ettiği yerden akın edilip Allah’tan bağışlanma dilenmelidir (2-Bakara Suresi 199).

10- Gerekli ibadetler bitince Allah’ı kuvvetli bir biçimde hatırlamak (zikretmek) gerekir (2-Bakara Suresi 200).

11- Sayılı günlerde Allah hatırlanır. İsteyen iki gün içinde işini bitirir, isteyen daha geniş bir zamana işini yayar (2-Bakara Suresi 203).

12- Bakara Suresi 158. ayette Safa ile Merve’yi ziyaret etmenin bir sakıncası olmadığı söylenir. Oysa Kuran’ın bu beyanına karşın bu iki tepenin arasında koşmanın, diğer mezheplerde “farz”, Hanefilik’te “vacip” olduğu uydurulmuştur. Hanefi mezhebinde bunun “farz” olduğunun söylenmemiş olması olumludur ama Kuran’da mecbur olmayan bir hususun “vacip” ilan edilerek, gerekli gösterilmesi de kabul edilemez. Yaşlı, sağlıksız birçok kişi mecburi olmayan bu zorlukla karşı karşıya getirilmiş, daha sonra bunların para karşılığı arabalar ve sedyelerle taşınması şeklinde uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Bu, mecburi olmayan bir ziyarettir. Fakat ayetin ifadesiyle bir sakıncası da yoktur.

13- “Şeytan taşlama” diye bir faaliyetin Hacla hiçbir ilgisi yoktur. Kişilerin birbirini en çok ezdiği ve ölümlerin en çok olduğu yer, Hac ibadetine sokuşturulan bu uydurmanın yapılmaya çalışıldığı yerdir. Bu uygulamaya farz değilse de “vacip” denmiş, hangi gün kaçar taş atılacağı şeklinde detaylı ritüeller üretilmiştir. Bu uydurmanın atılması, Haccın dört aya yayılması ve Safa ile Merve arasında koşturmanın farz olmadığının gösterilmesiyle, yani Hac ibadetinin de Kuran’daki aslına döndürülmesiyle; Hac insanları öldüren, perişan eden bir ibadet olmaktan çıkacaktır.

14- Hacerül Esved denilen taşın etrafında yapılan gariplikler ve bir taşı selamlamak için insanların birbirlerini ezmesi de Kuran’da yoktur. Kadının tek başına Hacca gidemeyeceği de; kadının seyahat haklarını kısıtlayan, dine fatura edilmeye çalışılan, ama dinde yeri olmayan bir yalandır. Hacda güzel koku sürülemeyeceği, dikişli elbise giyilmeyeceği de Kuran’da yer almayan ifadelerdir. Hacdan gelen veya başka bir yerden gelen zemzem suyu, koku, takke, seccadenin özel sevaplar getireceği veya kutsallığı şeklindeki izahlar da hep uydurmadır. Temel prensibimiz olan Kuran’ın izahlarını baş üstüne koymak, geri kalan izahları kenara atmak; Kuran’a göre, yani dinimize göre Haccın anlaşılmasını sağlayacaktır.

Kurandaki Din . com 'dan alıntıdır.
Chrome Pointer